Divan Edebiyatı Notları


Divan Edebiyatı Notları

DİVAN EDEBİYARI

Divan Edebiyatı 07.05.2004 16:43:20
Osmanlı ülkesinde, özellikle medreseden yetişen aydın kimselerin Arap ve Fars edebiyatlarını örnek alarak oluşturdukları yazılı edebiyata, “divan edebiyatı” adı verilir. XIII. yy’dan XIX. yy’ın ortalarına kadar süren divan edebiyatı, adını, şairlerin şiirlerini topladıkları “divan” denilen kitaptan almıştır. Divan edebiyatının tarihsel gelişmesi dört dönemde incelenebilir:
Kuruluş dönemi: Geçiş dönemi; olgunluk dönemi; çöküş dönemi.

KURULUŞ DÖNEMİ (XIII. yy.-XV. yy’ın ilk yarısı) Bu dönemde Sadi, Feridettin Attar, Nizami gibi İranlı şairlerin yapıtları Türkçe’ye (Osmanlıca’ya) çevrildi. Bu çeviriler, biçim ve öz bakımından yeni bir edebiyat geleneğinin kurulmasına ön ayak oldu.Gülşehri, Hoca Dehhani, Nesimi, Ahmet Dai, Kadı Burhanettin, Şeyhi gibi şairler, bazen din dışı konuları, çoğunlukla da, çeviri yapıtların etkisiyle, tasavvuf konularını işlediler.

GEÇİŞ DÖNEMİ (XV. yy’ın ikinci yanst-XVI. yy’ın baş¬lan): Saray ve çevresinde oluşan divan edebiyatı, bu dönemde özellikle belirli bir sınıfın (saray ve çevresi) edebiyatı olma niteliği aldı. Seçtikleri konular, genel eğilimleri, dilleri ve dünya görüşleri, şairleri bu sınıfın hizmetine soktu. Saray ve çevresinden yakın ilgi ve destek gören, ama topluma açılmayan divan edebiyatı, resmi bir edebiyat, daha doğrusu bürokratik bir edebiyat kimliğine büründü. Ahmet Paşa, Necati şiir alanında, Mercimek Ahmet, Âşıkpaşazade ve Sinan Paşa düzyazı alanında başarılı yapıtlar ortaya koydular.

OLGUNLUK DÖNEMİ (XVI. yy’ın başları-XVIII. yy’ın ikinci yarısı): Bu dönem, Fars edebiyatı etkilerinin en aza indiği, divan şairlerinin ve yazarlarının kendi kişiliklerini, yaratıcılıklarını en iyi biçimde gösterdikleri dönem olarak kabul edilebilir. Divan şair ve yazarları bu dönemde, etkilenme ve esinlenme yerine, özgün yapıya yöneldiler; biçim ve içerikte bazı yerli öğeler oluşturdular. Şairlerin bazıları (özellikle Şeyh Galip), “Sebk-i Hindi” akımını tanıttılar ve bu akıma uygun şiirler yazdılar. Sabit ve Nabi’nin başlattığı “yerlileşme”yse, Nedim’de ve onu izleyenlerde belirli bir bütünlük kazandı. Bu dönemin şairleri arasında Fuzuli, Hayali, Baki, Bağdatlı Ruhi, Taşlıcalı Yahya, Naili, Nabi, Nef’i, Nedim, Şeyh Galip, Koca Ragıp Paşa, yazarları arasındaysa Sehi Bey, Âşık Çelebi, EvliyaÇelebi, Kâtip Çelebi, Peçcvi, Naima, Koçi Bey, Veysi, Nergisi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi, vb. sayılabilir.

ÇÖKÜŞ DÖNEMİ (XVIII. yy’ın ikinci yarısı- XIX. yy’ın ilk yarısı):Osmanlı toplumunda görülen yenileşme akımları ve girişimleri, Batı dünyasıyla çeşitli alanlarda kurulan yakın ilişkiler, gazete ve dergilerin Osmanlı ülkesinde de yayınlanmaya başlanması, bazı Osmanlı aydınlarının Batı ülkelerinde öğrenim görmeleri, Batı toplumlarını ve uygarlığını yakından tanımaları, edebiyat dünyasında da belirli bir etki uyandırdı. Diliyle, dünya görüşüyle toplumdan kopuk olan dîvan edebiyatı, yeni Osmanlı aydınları tarafından eleştirilmeye başlandı. Böylece, divan edebiyatının kendi çerçevesi içinde en güzeli yapılandırma, en güzel deyişe varma anlayışı değişmeye, edebiyatı toplumun eğitilmesinde, ahlâkının düzeltilmesinde, çevresini tanımasında ve değiştirmeye yönelmesinde etkin bir araç olarak görme eğilimi yaygınlaşmaya başladı. Divan edebiyatı, ilk sivil gazetenin çıkış tarihi olan 1860 yıllarında sona ermiş kabul edilmektedir.

Edebiyat eğitiminde ve öğretim programlarında “Divan Edebiyatı” adıyla geçen ve XII ve XIX. yüzyıllar arasındaki sürecin ürünleri olan eski edebiyat metinleri, altı yüzyıllık Osmanlı kültür ve uygarlığının verileridir. Her ne kadar son yıllarda adı üzerinde klâsik şair, yazar ve eserler esas alınarak veya beslendiği kültür ve felsefî kaynaklar ölçüt alınarak tartışmalar yapılmış,“Klâsik Edebiyat”,“Klâsik Türk Edebiyatı”, “İslâmî Edebiyat”, “İslâmî Devir Türk Edebiyatı” (1), gibi adlandırmalarla sınıflandırılmışsa da bizim amacımız, adla ilgili tartışmaları, alan uzmanı bilim adamlarına bırakarak, Divan Edebiyatını hangi metinlerle ne ölçüde öğretme olup işi, eğitim açısından ele almaktır. Bu nedenle, şimdilik yaygın kullanımı olan Divan Edebiyatı adını tercih ettik.

XVI. yüzyılın sonunda, önce duraklayan sonra da hızla çöküş dönemine giren Osmanlı Devleti’nin çöküşüne paralel olarak edebiyat da çöker. Vefasızlığından yakınılan, uğrunda acı çekilip göz yaşı dökülen hayalî sevgili tipi, mecaz, mezmun ve istiarelere dayalı kuralcı anlatımı, güncel ve gerçek yaşamdan uzak, yapay ve abartmalı kurgusuyla Divan Edebiyatı,Batıya yönelmeyi hedefleyen yeni edebiyat anlayışına ve esaslarına ters düşer. Nitekim, toplumun eğitimini ve medenileşmesini esas alan, halkın gerçeklerine dayanan somut eserler vermeyi amaçlayan Tanzimat Döneminin büyük şairleri Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Ai Suavi eski edebiyat yerine yeni edebiyat tarzını benimserler.

Yeni kurulacak edebiyatın esaslarını “Lisân-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şâmildir” adlı uzun makalesinde açıklayanNamıkKemal, edebiyatın tanımını yaparak“Fikrin gelişmesine ve toplumun eğitilmesine olan büyük hizmetinden” söz eder. Divan Edebiyatının “realite ile ilgisizliğine, sunî’liğine ve boşluğuna”(2) değinir.

1868’de Hürriyet gazetesinde çıkan Şiir ve İnşa makalesinde, Divan Edebiyatını millî olmamakla suçlayan Ziya Paşa, “gerçek Türk edebiyatının halk edebiyatı olduğunu” (3)söyler. Altı yıl sonra yayımladığı üç ciltlik Harâbât antolojisinde ani bir dönüşle övdüğü Divan Edebiyatının propagandasını yaptığı gerekçesiyle de Namık Kemal’in Tahrib-i Harâbat ve Takip adlı eserlerinde ağır eleştirilere hedef olur.

Peki ama, günümüzde artık yaşamayan, Yahya Kemal’in deyişiyle “nadir insanların anlayıp zevkine vardığı bir tarihî çağrışım vasıtası” olan eski edebiyatımızdan geride kalan kalıcı değerler, güzellikler yok mu?Biz bunları genç kuşaklara nasıl aktarabiliriz. Onlara özellikle eski şiirimizi nasıl sevdirebiliriz?

Kuşkusuz, fikir ve sanat dokusu; teşbih, istiare ve mazmunlarla örülmüş, yaratıcılığı ses ve estetik üzerine kurulu, özgün şiir diliyle yazılan eserleri inceleyip yorumlamak uzmanlık işidir. Ancak, kültür ve uygarlık değişimine koşut olarak değişen zevk ve anlayışa, dil tasfiyesine rağmen, sanat ve söyleyiş mükemmelliğiyle kendisini kabul ettiren bu edebiyatı öğrencilere tanıtıp sevdirmek de edebiyat öğretiminin amaçları arasındadır. Peki ama, bu konuda niçin zorlanıyoruz?Önce, bunu irdeleyelim:

1. DİL FAKTÖRÜ

Divan Edebiyatının büyük şairlerinin eserlerini,Arapça ve Farsça sözcüklerin yoğunlukla kullanıldığı bir dille yazmaları, bu dili kültür ve sanat dili olarak yüzlerce yıl işlemeleri, sanat kaygısıyla Türkçe’ye gereken önemi vermemeleridir. Tanzimat döneminde, Maarif-i Umûmiye Nizamnamesiyle (1869) Türkçe öğretim dili kabul edilip bağımsız ders olarak öğretim programlarına girmiş, Cumhuriyet döneminde yapılan harf ve dil devrimiyle değer görmeye başlamışsa da daha önceki yüzyılların ürünü olan Arapça ve Farsça sözcüklerin yoğun olarak yer aldığı metinlerle günümüz öğrencisi doğal olarak bağ kuramamıştır.

Bu metinlerin anlaşılmasını güçleştiren başlıca etken, açık olmayan şiirsel anlatımın Arapça, Farsça kelime ve kelime gruplarında iyice örtünmüş olmasıdır.”(4)

Kendi çağında anlaşılır bir şehirli Türkçesi kullanılmasına rağmen,Bâki’nin, liselerde de okutulan Kanunî Mersiyesinde yer alan,

Ey pây-bend-i dâmgeh-i kayd-ı nâm ü neng

Ta key hevâ-yı meşgale-i dehr-i bidireng

beytinde tek Türkçe sözcük bulunmazken veya Nefî’nin,Sultan I.Osman’a yazdığı kasidedeki

Aftâb-ı bahr ü ber sâhip-kırân-ı şark ü garb

Şehsüvar-ı nâm-ver râyet-güşâ-yı safderi

beytinde gene tek Türkçe sözcük yer almazken, öğrencilerin bu ve benzeri metinlere ilgi duyup sevmeleri beklenemez.

Sorun, sadece Arapça ve Farsça’dan alınan sözcükler değildir. Çünkü, kültür etkileşimi sonucu, aşağı yukarı tüm dünya dillerinde yabancı sözcükler vardır, olması bir ölçüde de doğaldır.Ancak, Türkçe’ye sözü edilen dillerden sözcük alınmakla kalınmamış, dil kuralları da olduğu gibi alınmıştır.

Osmanlıca’nın sakatlığı yalnız üç dilin kelimelerinden toplanmış olmasından değil, bu dillerin kurallarının da olduğu gibi Türk diline aktarılmış bulunmasındadır. Bunun da adı “kavâid-i Osmaniye”dir (5).

Medrese dili olan Arapça, Tanzimat döneminde rüşdiyeler açılınca bu okullara da “kavâid-i Osmaniye” adıyla girmiş; Emsile, Bina, Maksûd,Türkçe’ye çevrilerek okutulmuşsa da ağırlık gene Arapça’da olmuş, Türkçe gene ikinci plânda kalmıştır.

Böylelikle, “kavâid-i Osmaniye” dedikleri Türkçe dil bilgisinin ağırlık merkezi Arapça’nın kuralları olmuş, Farsça’nın kuralları da buna katılmış, Türkçe’nin kuralları ise, önemsiz bir bölüm olarak bunlara eklenmiştir”(6).

Kur’an dili diye kutsal sayılan ve söz varlığı açısından zengin bir dil olan Arapça’nın tüm bâbları (kalıpları) alınmış, kamus ve ferhenglerden (Arapça ve Farsça sözlüklerden) sanat ve hüner amacıyla yığın yığın sözcük aktarılmıştır.

Canlı bir organizma olan dilin gerçek yaşamla bağlantısını dikkate almayan, onun toplumla iletişimini, millî birlik ve bütünlüğü sağlamadaki işlevini hesaba katmaya Divan şairleri, bunun bedelini unutulmakla ödemişlerdir.

“Dil üzerinde düşünmeyiş, dil ile edebiyat, dil ile hayat arasındaki derin münasebet hakkında sağlam bir görüşe sahip olmayış bize çok pahalıya mal olmuştur. Arapça ve Farsça ile Türkçe arasındaki farkı hesaba katmayan Divan şairleri, bu gafletlerinin cezasını unutulmakla, yani ölümle ödemişlerdir. Dil, sıkı sıkıya millî varlığa, hayata ve cemiyete bağlıdır. Bu basit hakikati Türk edebiyatçıları çok geç, yirminci yüzyılın başında öğrenmişlerdir”(7).

2. KÜLTÜREL DEĞİŞİM FAKTÖRÜ

Eski metinlerin genç kuşaklar tarafından anlaşılmasını engelleyen veya zorlayan önemli bir neden kültür değişimidir.

Bilindiği üzere,Türklerin, müslümanlığı kabul edişlerinden sonra İran etkisiyle gelişen Divan Edebiyatı, “ümmet kültürüne” dayanmaktadır. Beslendiği toplumsal ve felsefî kaynaklar; Kur’ân ayetleri, hadisler, peygamber ve evliya kıssaları, tasavvuf ve tasavvufî motifler, İran ve Arap hikâyeleri, yerli ögeler, günlük yaşamdan sahneler, yer yer hurafelerle karışmış bilgilerdir.

Osmanlı kültür ve uygarlığının bir yansıması olan bu edebiyat, toplumun geçirdiği kültür ve uygarlık değişimine koşut olarakCumhuriyetin lâik ve millî kültür kaynağından yetişen günümüz kuşaklarına hitap edememektedir. Çünkü, artık eskiyen, ona yabancılaşan sadece Divan Edebiyatı değil, onu biçimlendirip ortaya çıkaran Osmanlı kültür kaynakları ve verileridir.

Günümüz kuşakları, genel olarak, söz konusu bu kültüre, bu arada doğallıkla divan şiirine yabancı düşmüştür. Çünkü onlar bu eski kültürle değil, yeni, değişik bir kültür kaynağından beslenmişlerdir. Divan şiirinin yukarıda belirttiğimiz temel kaynakları, onlara tanımadıkları bir dünyadan ses verir. Onlar, tarikatın da şeriatın da yabancısıdırlar. Oysa, bu şiire yaklaşabilmek için daha bu türden kavramlara gelmeden, söz konusu kültürün en ilkel verilerini bilmek gerekir.”(8)

Ayrıca, bu edebiyatı, kültür zenginliği ve yüksek zevki nedeniyle de anlayıp yorumlamak zordur.

“Evet, bu edebiyatı anlamak güçtür. Büyük bir kültür zenginliğine muhtaçtır. Bu kültürü elde edip bu sanat mahsullerini avucu içine almak, yüksek tefekkürün verdiği yüksek zevke erişmek demektir. Bu büyük nimetin külfeti de büyüktür.”(9)

Dünya görüşü, yaşam felsefesi, sanat anlayışı, konuların işleniş tarzı, imaj, söz ve ses oyunları, dil ve üslûbuyla tarihe karışan eski edebiyat metinleri, ihmalin dışında, geçirdiği medeniyet değişiminin doğal sonucu olarak zamanın tahribatına da uğramış, genç kuşakların kendisiyle bağlantı kurup anlamasına fırsat vermemiştir.

“… yüzyıllarla ifade edilen zaman farklılığının getirdiği tarihî, sosyal ve kültürel kopuklukları saymak gerekir. Eski Türk edebiyatı metinlerini bu engelleri aşabildiğimiz ölçüde anlayabiliriz.” (10)

3.ÇEVİRİ FAKTÖRÜ

Eski metinlerin genç kuşaklara ulaştırılıp sevilmesinde zorluk çekilen bir başka husus da “çeviri” sorunudur. Kendine özgü sözcük ve söz gruplarından oluşan, çeşitli mecaz, istiare ve benzetmelerle anlamlandırılmış, estetik değer taşıyan sanatlı bir anlatımı düz yazıya çevirme, kuşkusuz uzmanlık gerektiren bir alandır.

Bilindiği üzere, eski edebiyatta manzum bir metin önce “düz yazıya” çevrilir. Ardından “günümüz Türkçesiyle” açıklanıp içeriği -söz ve anlam sanatlarının çağrıştırdıkları- okuyucuya aktarılır. Ancak, bu çevirilerde şiir, duygu, ahenk hatta anlam kaybına bile uğrayabilmektedir. Dili anlaşılır, günümüz kuşaklarının anlayabileceği kadar yalın metinler bu sorunu bir ölçüde ortadan kaldırabilir. Öğrencinin de şiirden doğrudan zevk almasına yardımcı olur.

eski şiiri anlamak için onu düz yazıya çevirip günümüz Türkçesiyle ifade etmek, dile çekilen yabancılıktandır. Ahmet Haşim’in,“şiir nesre kabil-i tahvîl olmayan nazımdır” tanımı elbette çok doğrudur. O yüzden de düz yazıya çevrilerek günümüz Türkçesiyle ifade edilmiş şiir, ahengi ve duygusal yönü kayıplara uğrayarak, şiirsel anlatımdan aldığı derinliği yitirerek okuyucuya ulaştırılmıştır. İşte bu yüzden seçilen metinler günümüz Türkçesine ne kadar yakın olursa, okuyucu şiiri o kadar doğrudan tatma imkânına kavuşacaktır.”(11)

Şairlerin anlatım güçlerini ve ustalıklarını büyük ölçüde yeni ve orijinal söyleyişlere bağladıkları eski şiirde ahenk, anlamdan daha fazla öneme sahiptir. Anlamın pek dikkate alınmadığı, söylenenin değil, söyleyiş tarzının önem taşıdığı bu şiirde “ses” unsuru ön plânda gelir. Bu nedenle şiirin ahengini bozmadan, sözcükler anlam açısından işlenebilir.

“Çünkü Divan şiiri yüzde seksen, bir ses edebiyatıdır. Onu elden geldiğince sesi, havası, arkaik dünyasıyla, bazen birkaç sözcük katarak bazen de çıkararak aktarmalıyız”(12).

Özellikle metnin yazıldığı dönemin tarihî, toplumsal ve felsefî temelleri, kültürel dokusu, edebiyat ve dil özellikleri, şairin psikolojisi hakkında yeterli birikim edinmeden sırf yabancı sözcük ve deyimlere karşılıklar bularak yapılan çeviriler, yüzeysel ve basmakalıp olmakta, metnin içeriğini tümüyle öldürmekte, okuyucunun eski şiiri anlayıp sevmesine engel olmaktadır.

Günümüzde kimi izahlı veya açıklamalı Divan şiiri antolojileri, el kitapları veya yardımcı kitaplar bu olumsuz örneklerdendir.

Bunun dışında, “şerh” denilen metni açımlama vardır ki çoğunlukla, Osmanlı dönemi eğitim kurumlarında ders kitapları gibi okutulmuştur. Önceleri,Arapça ve Farsça eserler için yazılan şerhler, daha sonra Türkçe yazılmış, tasavvufî metinler ile eski edebiyat metinlerini günümüz okurlarına aktarmayı amaçlamıştır.

4.ÖĞRETİM FAKTÖRÜ

Lise düzeyindeki öğrenciye eski metinleri tanıtma, özellikle düzyazıya çevirip günümüz Türkçesiyle açıklama bir yöntem işi olmakla birlikte büyük ölçüde öğretmenin bu edebiyatı öğrenciye sevdirme yeteneğiyle de ilgilidir.

Geleneksel bir yöntem olarak, eski metinlerde geçen Arapça ve Farsça sözcükler ile edebî sanatları ezberletmek, sanki bu edebiyatın öğretimini ezber üzerine kurmak, günümüz öğrencisini daha baştan soğutmakta, onun eski ama güzel metinlerden alması gereken estetik zevki tatmasına izin vermemektedir.

“Ölü sözcükleri, gereksiz sanat oyunlarını, bunların adlarını ve tanımlarını ezberletmek, şiirin onlardan oluştuğu kanısını uyandırmak da Divan şiirinden soğutuyor günümüz insanını. Okul kitapları, bu tür uygulamalarla doludur. Dolayısıyla Divan şiirine sevgi ile bakma, ona anlamlı yaklaşım olanağını da kaldırıyor ortadan. Örüler(metinler) birer taşıl gibi sunuluyor. Sevdirme yerine soğutmaya çalışılıyor sanki”(13).

Özellikle de aruz kalıbı ezberletmek, bunu yazılı sınavlarda ölçme aracı yaparak öğrenciyi ürkütmek, onun eski şiirle bağ kurmasını daha baştan engellemektedir.

günümüz şartlarında orta öğretim kurumlarında aruz öğretilebileceği konusu umut verici değildir. En başarılı öğretmenlerin en başarılı öğrencileri aruzla yazılmış metinlerin ölçüsünü ezberlemekte, bunu isteyerek değil, öğretmeni istediği için, kendi eğitim açısından bir yararı bulunup bulunmadığını düşünmeden yapmaktadır” (14).

Oysa, aruz kalıbı ezberletmek yerine her biri bir musikî makamı gibi olan vezinleri, metinler üzerinde seslendirerek öğrenciye bizzat uygulama yaptırmak, daha ilgi çekici ve zevk verici olabilir.

Öğrenciyi, bu edebiyattan soğutan bir başka önemli sorun da öğretim programları ve ders kitaplarına alınan metinlerle ilgilidir. Şair ve yazarları kronolojik sıraya göre dizip onlardan metin seçmek, her zaman beklenen sonucu vermemektedir. Edebiyat tarihinin temel ölçüt alındığı geleneksel anlayışta metin göz ardı edilebilmektedir. Oysa, eseri anlamak, ondaki sanatı ve vermek istediği iletiyi almak temel amaç olmalıdır.

Mazmun, mecaz ve istiarelerden örülü bir dünyası olan Divan şiirinden intikal eden kalıcı güzelliklerin nasıl yaşatılacağı, onlardaki sanat ve estetik zevkin genç kuşaklara nasıl tattırılacağının yanıtı şöyle verilebilir:

Bu, her şeyden önce, dil ve söyleyiş tarzı, ses yaratıları, söz oyunları, imaj ve buluşları, biçim özellikleri, sanat ve estetik anlayışıyla kendi koşulları içinde gelişen özgün bir edebiyat olduğunu kabul edip ondan alabileceğimiz güzellikleri almakla mümkündür.

“Unutmamalı ki, her devrin beşerî telâkkisi kendisine göredir. Mutlak bir insan tasavvur edemeyeceğimiz gibi, onun her zaman ve mekân için mutlak bir ifadesini de isteyemeyiz. Eski şairlerimiz güzel olmak haysiyetiyle beşerî olan eserler vücuda getirdiler. Bir tarafta olan eksikliklerini öbür taraftaki emsalsiz faikiyetleriyle tamamladılar.

Bize düşen şey, umumî mülâhazaları bir tarafa bırakıp, altı asır süren bir tecrübenin bu asil mahsullerinden alabileceğimizi almaktır” (15).

Batı uygarlığına geçişte, Divan Edebiyatı, dili, kültürü ve ürünleriyle çoğu kez hak etmediği kadar suçlanmış, kötülenmiş, hatta “millî değildir” diye inkâra varan sert eleştiri ve karalamalara hedef olmuştur. Özellikle, Tanzimat döneminde yeni edebiyat anlayışını yerleştirmek için bu tavrı koyanlar olmuştur.

Bu suçlamada, Divan Edebiyatını bilimsel ölçütle inceleyip değerlendirmeme sorunu yatmaktadır. Önyargılı yaklaşımlardan uzak, bilimsel ve objektif değerlendirme yapıldığında, tek yanlı ve çekişmeli görüşlerden kurtulunacak, ortak paydalar çevresinde birleşilecektir. Bunun için de önce,Divan Edebiyatını günümüz anlayış ve ölçütleriyle değerlendirme yanlışından kurtulup ona, kendi döneminin koşulları ve sanat anlayışıyla bir bütün olarak bakmayı kabul etmemiz gerekecektir.

İkincisi, eski metinlerden yola çıkarak günümüz insanının yaşam gerçeğine ve beklentilerine cevap veremeyiz. Ancak, hoşumuza gitse de gitmese de, Arapça ve Farsça tamlamalarla yüklü dil, mezmun ve imajlarla bezenmiş sanatlı anlatımı, gerçekçilikten ve doğallıktan uzak, yapay ve abartmalı tarzı, şekilci ve kuralcı yapısıyla Divan Edebiyatı bizimdir. İslâm felsefesi ve kültür kaynaklarından beslense de Türk insanının ruhunu yansıtır.

“Saz şairlerimizin şiirlerini okumalıyız, ama divan şiirini de bırakamayız. Bizim dilimizi asıl onlar öğretecek, tadına asıl onlar erdirecektir.Fuzûlî’nin gazellerini okurken, Bâkî’nin gazellerini okurken o Arapça,Farsça sözlerin altında Türkçe’nin tatlı sesini duymuyor musunuz?Suçu onlarda değil, kendinizde arayın. Karacaoğlan’a bayılırım ama Nedim’i,Galip’i okurken de kelimeleri her zaman anlamasam dahi, gene benim dilim olduğunu seziyorum, gene kendi dilimi duyduğum için yüreğim çarpıyor. Divan şairlerimizin Arapçadan Farsçadan aldıkları sözler, onların dillerini Türkçe olmaktan çıkarmamıştır. O sözler birer yabancıdır ama salınıp gezdikleri bahçenin toprağı buram buram Türkçe kokar, Türk kokar” (16).

Hoca Dehhanî, Âşık Paşa, Ahmedî,Necati,Fuzûlî, Bâkî,Nef’î, Şeyhülislâm Yahya, Nâilî, Neşatî, Nâbî,Nedim, Şeyh Galip gibi Türk şairlerinin mısra mısra, beyit beyit işledikleri şiirler, Türk kültür ürünleri olup edebiyat tarihimizde altı yüzyıl gibi uzun ve görkemli bir geçmişe sahiptirler. Bu ürünleri genç kuşaklara öğretmek, geçmişiyle köprü kurarak geleceklerini daha sağlam kurabilmelerini sağlamak da eğitimin görevidir.

Kaldı ki Divan Edebiyatından günümüze kalan pek çok kalıcı değer ve güzellikler vardır. Zirve şahsiyetlerin, “mısra-ı berceste”denilen en seçkin, en güzel mısra ya da beyitlerinden yola çıkarak bu metinleri sevdirip öğretmek mümkündür.

“Eski şiirimizin en muteber divanlarını ele almaya gelmez. Yeknesaklıktan Fuzûlî ve Nedim gibi şairler bile gözden düşer.En doğrusu bu büyük ruhların berceste mısralarını veyahut beyitlerini bir antolojide okutmaktır. Çünkü kestirme ve samimi bir hükümle denilebilir ki eski şiirimizde manzume yoktur, terkip yoktur, hasılı eser yoktur, yalnız mısralar ve beyitler vardır”(17).

“İşte eski şiir hakkında hüküm vermek lâzım geldiği zaman asıl düşünülmesi lâzım gelen bu attıklarımız değil, değişen bir zevk ve anlayışı, dildeki bütün bir tasfiye ve tekâmüle rağmen, bize hâlâ kendilerini bir mükemmeliyet örneği gibi kabul ettiren mısralar ve beyitlerdir”(18).

Şairin, “bazen bir mısra veya beyit, hatta bütün bir manzume, havada güneş vurmuş bir gemi küpeştesi gibi hafızamızda birden bire aydınlanır ve biz, bu eski şairlerin yaptıkları işi bir lâhzada görür ve şaşırırız” (19) dediği örnekler, öğrencilerin sevebileceği, onların duygu ve hayal dünyalarına girebilecek kadar lirik ve etkilidir.

Aşk derdiyle hoşam el çek ilâcımdan tabib

Kılma dermân kim helâkim zehr-i dermânındadır.

dizelerinde sevgilinin çektirdiği aşk acılarından hoşnut olan Fuzûlî’nin derman istemeyen ruh hâli, plâtonik aşkın söylemidir.

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

beyti ise, şairin yoğun biçimde yaşadığı yalnızlık duygusunun lirik bir anlatımıdır.

Lise ders kitaplarında da yer alan Su Kasidesinde;

Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlara su

Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

Dest bûsî arzûsiyle ölürsem dostlar

Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su

beyitlerinde gözüne seslenen şair, gönlünde tutuşan ateşlere, göz yaşından su saçmamasını, böylesine tutuşan ateşlere suyun fayda etmeyeceğini belirterek sevgilinin elini öpme arzusuyla ölürse, toprağından yapılan çanakla ona su verilmesini istemesi, ince ve zarif duyguları yansıtan eşsiz bir buluştur.

Nâm ü nişâne kalmadı fasl-ı bahârdan

Düştü çemende berk-i draht itibârdan

Bâkî çemende hayli perîşân imiş varak

Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan

gazelinde Bâkî, giden yazın bıraktığı boşlukta esen sonbahar rüzgârlarının uğultularını, dört yana savurduğu yaprakların hışırtılarını duyurur. Ağaçların tepelerinde mağrur dururken yere düşen yaprakların, kendilerini düşüren rüzgâr ve zamandan (sonbahar mevsimi) şikâyetçi olmalarını -yüksek mevkilerden düşen insanların psikolojisiyle- zengin ve derin bir anlam içinde canlandırır.

Ders kitaplarının çoğunda yer alan, şairin renkli ve parıltılı hayal dünyasından ve güçlü duygularından yansıttığı bu gazelinin yanı sıra;

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

beytinde olduğu gibi atasözü hâline gelen hikmetli sözleri eğitici niteliktedir.

Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana

Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı âl olmuş sana

dizelerinde sevgiliye, imbikten geçmiş nezaketle hitap edenNedim’in, onun gül yanaklarını, şarap rengiyle bir tutma inceliği ve zarafeti;

veya,

Erişdi nev-bahâr eyyâmı açıldı gül ü gülşen

Çerâğân vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

Çemenler döndü rû-yı yâre reng-i lâle vü gülden

Çerâğân vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen

dizelerinde ilkbaharın gelişiyle neşelenip coşarak gül bahçesinde açan güllerin, sevgilinin yüzüyle bir tutması, lâle bahçesini müjdeleyerek eğlence vaktinin başlayacağına sevinmesi, kısacası coşkulu ve arzulu ruh hâlini, öğrencilere hissettirmek, onları Lâle devri eğlenceleriyle bilgilendirmek hem zevk verici hem de öğretici olabilir.

Gazel, kaside, mesnevî ve şarkı şekillerinde unutulmaz şiirleriyle günümüze kadar gelebilen, sanatsal yetenek ve güçleriyle Divan Edebiyatını zenginleştiren Fuzûlî,Bâkî, Nef’î, Nedim ve Galip’i tanımak, bir anlamda da saf şiiri (pure poem) tanımak, şiirin ne olduğunu da anlamak demektir. Divan şiirinin seçkin beyitleri, bu anlayışa uygun en güzel ve en anlamlı örnekler olup bilinmesi gerekir.

“… Fuzûlî çok derin ve tesirli lirizmiyle bu edebiyat içinde bir zirve olarak yer alıyor. Bâkî, renkli hayat tablolarıyla gözleri kamaştırıyor. Nef’î muhteşem ahengiyle parlak kahramanlık sahneleri yaşatıyor ve sanatkârın psikolojik âlemini tasvirde dehâya varıyor. Nedim sevimli edası ve ince ruhuyla Divan şiirini neredeyse halka mal edecek derecede millîleştiriyor ve bugünkü saf şiiri telâkkisine uygun mükemmel şiirler veriyor. Galip, modern sembolizmi andıran olgun mısralar işliyor. Bütün bunlar Türk edebiyatı içinde Divan şiirine ihmal edilemeyecek bir zenginlik kazandırıyor. Bu bakımdan Divan şiirinin hiç olmazsa seçilmiş mısralarını tanımak bizim için zaruridir”(20).

Divan Edebiyatının sözü edilen parıltılarını, geçmiş yıllarda, liselerde iyi bir edebiyat kültürü almış, şimdi avukat, mühendis, doktor, banka müdürü gibi toplumda önemli görevlerde bulunan kişiler zevkle okurdu. Bir Su Kasidesini, bir Kanunî Mersiyesini, bir Nedim şarkısını tamamen bilirdi veya en az bir iki beyit ezberinde kalırdı.

Ancak, son yıllarda, çeşitli gerekçelerle eğitim sistemindeki ölçme-değerlendirme ölçütlerinin kolaylaştırılması, kimi öğretmenlerin eski edebiyat metinlerini, dili ve konuları sebebiyle gereksiz görüp üzerinde yeterince durmaması, sadece programdaki zorunluluk nedeniyle geçiştirerek vermesi, günümüz öğrencilerinin eski metinlerdeki özellikle şiirdeki sanatlı söyleyişin, ince ve zarif duyguların, orijinal imajların ve estetik değerin farkına varmasını âdeta engellemektedir. Buna, liselerde üç yıl boyunca ağırlıklı ders saatiyle okutulan Edebiyat dersine, üniversite giriş sınavlarında üç beş soru kadar yer verildiği de eklenirse öğrenciyi eski edebiyatı sevmiyor diye suçlamak haksızlık olur.

ÖNERİLER

1. Divan Edebiyatı hakkındaki önyargılı, küçümseyici ve karalayıcı tavrı ile anlayışı değiştirmek gerekir. Bu edebiyatı, günümüz anlayışı ve ölçütleriyle değil de kendi döneminin tarihî, toplumsal ve kültürel koşulları içinde kendine özgü sanat anlayışıyla kabullenmek, bin yıllık bir medeniyetin kültür varlığı olarak değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

2. Geleneksel öğretimde olduğu üzere, metinleri, kronolojik sıra gözeterek vermek, giderek terk edilen bir yaklaşımdır. Her yüzyıldan,Divan Edebiyatının özellikle nazım türlerinde -gazel, kaside, mesnevî, rubaî, terkib-i bend, terci-i bend, şarkı- önemli eserler vermiş büyük şairler veya nesir üstatları çıkmayabilir ve öğrencinin ilgi alanına girmeyebilir. Artık, yeni yaklaşımda öğretim programlarında şairden değil de eserden hareket edilmektedir. Eser merkezli yaklaşım giderek kabul görmektedir. Öğrenci düzeyine uygun, onu, duygu, düşünce ve hayal yönüyle geliştiren, sanat değeri taşıyan eserler, onun hem zevk almasını sağlayacak hem de, kitap okuma alışkanlığı kazanıp kültürü, eski-yeni ayrımı yapmadan bir bütün olarak görüp tanımasına olanak sağlayacaktır.

3. Zamanın,Divan Edebiyatı üzerindeki aşındırıcı ve yıpratıcı etkisi dikkate alınarak öğrenciyi bu edebiyatın metinlerini anlamaya düşünsel ve ruhsal açıdan hazırlamak yararlı olur.

4. Öğretim programlarına, öğrencilerin ilgi, ihtiyaç, zevk ve beklentilerine cevap verebilecek, dili ve anlatımı yalın, estetik ve didaktik değer taşıyan metinlerin seçilmesine özen gösterilmelidir.

5. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlerinin Divan Edebiyatıyla ilgili birikimleri, öğretme yöntemleri ve bu edebiyata yaklaşımları, öğrencilere bu edebiyatın metinlerini sevdirip öğretmede büyük önem taşır. Öğretmen “Metinler eski, dilleri anlaşılmaz” zihniyetiyle konuları geçiştirerek veya tek başına özetleyerek vermek yerine okutacağı metni döneminin veya yüzyılının kültürünü, zevkini, anlayış ve duyuşunu, dil ve anlatım özelliklerini, kısacası, bir sanat olayı olarak tanıtmayı amaçlamalıdır. Metni, soru-cevap tekniğiyle -eğer bağdaşıyorsa- günümüz yaşamıyla bağlantı kurarak öğrenciyle birlikte işlemesi etkin ve yararlı bir yoldur.

6. Özellikle aruz kalıplarını öğretmede izlenen ezber yöntemi terk edilmelidir. Öğrenci, aruz kalıbı ezberlemekle korkutulmamalı, önemli sayılan ve çok yaygın kullanılan aruz kalıpları, en güzel beyit ve dizelerde uygulamalı olarak verilmelidir. Bugün bazıları şarkı formunda okunan bazı beyitler, bellekte kalıcılığı açısından öncelikle tercih edilmelidir.

7. Sınavlarda, dili ağır, anlatımı mecazlı ve sanatlı, fikir dokusu karışık metinlerden sorular sorarak bu edebiyatı, öğrencinin başarısızlığına neden olabilecek bir malzeme yapmamalıdır.

8. Divan Edebiyatının en güzel beyitlerinden oluşan, öğrencinin anlama-kavrama kapasitesine uygun, dili yalın örneklerden oluşan, çevirisi sağlıklı, Millî Eğitim Bakanlığı tavsiyeli bir antoloji oluşturarak öğrencinin yararına sunulabilir.

(*)Doğu Akdeniz Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

(1)İsmail Ünver,“Eski Türk Edebiyatıyla İlgili Sorunlarımız”, Türk Dili Dergisi, Ağustos, 1993, Sayı:500, s.119-121.

(2)Kenan Akyüz, “Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri”, Türkoloji, C:II,Ankara, 1965, Sayı:1, s.17.

(3) Kenan Akyüz, a.g.m., s.24.

(4)Ünver, a.g.m., s.123.

(5)Âgâh Sırrı Levent, Dil Üstüne,T.D.K.Yayınları, Ankara, 1973, s.111.

(6)Levent, a.g.m., s.111.

(7)MehmetKaplan, Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1993, s.160.

(8) Mehmet Deligönül,“Divan Şiirinden Günümüze”, Türk Dili Dergisi,Aralık, 1976, s.94.

(9) Adnan Siyadet Tarlan, “Ali Nihat Tarlan Hayatı ve Eserleri”, KültürBakanlığı Yayınları, Ankara, 1995, s.96.

(10) Ünver, a.g.m., s.123.

(11)Ünver, a.g.m., s.124.

(12)Rüştü Şardağ, Klâsik Divan Şiirimiz, İstanbul, 1976, s.10.

(13)Hikmet Dizdaroğlu, “Divan Şiirini Sevdirmek”, Türk Dili, Aralık 1976, s.688.

(14)Ünver, a.g.m., s.122.

(15)Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, MEB Yayınları, İstanbul, 1969, s.187-188.

(16)Nurullah Ataç, Günlerin Getirdiği,Akba Kitapevi, İstanbul, 1946, s.34.

(17)Yahya Kemal, Edebiyata Dair,İstanbul Fetih Cemiyeti,Baha Matbaası, İstanbul, 1971, s.259.

(18) Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s.186-187.

(19)Tanpınar, a.g.e., s.147.

(20)Vasfi Mahir Kocatürk, Divan Şiiri Antolojisi,Varlık Yayınları,İstanbul, 1947, s.5

————————————– ———————————- —————————— ——————

Milletlerin kendi özgeçmişleriyle,kültür yapılarıyla doğru orantılı edebiyatları vardır.

Türk milleti olarak bizim edebiyatımız ve onun bir bölümü her ne kadar zaman zaman inkar edilmiş,anlaşılamamış,yok sayılmış olsa bile dünyanın sayılı edebiyatlarındandır.

Türk milletinin varoluşundan bu yana yaşadıkları,hayat tecrübesi,sanat anlayışı, medeniyeti edebiyatına yansımıştır.Edebi eserler,yüzyıllardan bu güne kadar her dönemin toplumsal ve kültürel özelliklerini,insanlığı ve insani değerlerini farklı açılardan ele almış,anlatmıştır.

Bir milletin geçmişteki düşünce yapısını,hayat tarzını,kültür ve medeniyet birikimini, dünya görüşünü gelecek nesillere aktaran en önemli araç edebi eserlerdir.Dolayısıyla eserlerin incelenmesi,yazılış maceraları bize geçmişteki bilmediğimiz dünyaların kapısını açacaktır.Hayat şartlarının ve düşünce sisteminin değişmesi,Osmanlıya ait herşeye iyi-kötü ayırdetmeden karşı tavır koyan bir sözde aydın kitlesi sayesinde insanımız yıllardır eski edebiyatımızı tanıyamamış veya yanlış tanımıştır.Ancak son yıllarda yapılan objektif çalışmalar bize atalarımızı anlatan geçmişle bağımızı tekrar kurmamızı sağlayabilecek bir adım niteliğindedir.

Milletleri en güzel bir şeklide tanıyabilmenin yolu onların edebiyatlarını öğrenmekten geçer. Edebiyatımız da toplumun duygu , düşünce , kültür ve medeniyet değişimine ayak uydurmuş , zaman içinde farklı özellikler göstermiştir.

Divan Edebiyatı Türklerin 11.yüzyılda Islam dinini kabul etmesiyle Maveraünnehir’de başlamış , 13. yüzyıldan itibaren gelişmesini Anadolu’da sürdürmüştür.

Bu edebiyat Islam kültürüne dayalı olarak Arap ve Fars edebiyatlarının tesiri altında meydana geldiğinden “ Islami Türk Edebiyatı “ diye de anılır.Belirli bir kültür seviyesine ulaşmış ,eğitimli kişilere hitab etmesi sebebiyle “ Yüksek Zümre Edebiyatı “ da denilmektedir.

Divan Edebiyatı, Islam dininin tesiri ile ortaya çıkmış olsa da , Iran ve Arap edebiyatlarının ve onların medeniyetlerinin izleri görülse de, zamanla bu tesirden kurtulmuş , kendine has bir takım özellikler kazanarak millileşmiştir . Türk kimliğini bulmuş ,bağlı olduğu medeniyet ve kültür dünyasının zevkini , estetiğini , sanat anlayışını aksettirmiştir. Yine aynı şiirlerde halkın örf ve adetleri , hayat bakışı , kılık-kıyafet , düğün ,sünnet eğlenceleri , devletin işleyişi ,bazı aksaklıklar dile getirilmiştir.

Divan Edebiyatı’nın halktan ve günlük hayattan kopuk olduğu iddiasının ne kadar boş olduğu verilecek örneklerde görülecektir.Şu inkar edilemez bir gerçektir ki Divan şiiri , bir hayaller dünyasıdır.Stilize edilmiş bir tabiat anlayışı hakimdir. Tabiat tasvirleri , hayvan , bahar,yaz ,kış ,yaz mevsimlerini tasvirleri şairlerin hayal gücü ile süslenmiş , kalıplaşmış motifler halindedir.Bu bir gelenektir ve daha sonra gelen şairler aynı hayalleri daha güzel söylemek için yarışırlar.

Aşk bu edebiyatın vazgeçilmez konusudur.Aşık daima bahtsız ,sevgili ise vefasız ve zalimdir.Acı çektirir.Bu, platonik bir aşktır. Bu şiir anlayışında ideal insan , maddeye değer vermemeli, dünya nimetlerine itibar etmemelidir . “ Rind “ adı verilen , malda mülkte gözü olmayan , insanların ilgisinden rahatsız olan , hoşgörülü bu insan tipi, hep itibar görmüştür. Şair de kendisini böyle gösterir.

Divan Edebiyatı , şiir ağırlıklı bir edebiyattır.Nesirden çok nazma değer verilmiş, bu alanda söz ustalığı yapmak gayretine düşülmüştür . Divan şiiri beyitlerle kurulur . Beyit sayısına , kafiye düzenine ve konularına göre isimler alan şiir şekilleri ; gazel ,kaside , mesnevi, musammat , terkib-i bent , terci-i bent , rubai ,kıta , mürfed…dir.

Divan Edebiyatı’nın bir imparatorluk edebiyatı olduğu unutulmamalıdır.Çok geniş bir sahaya yayılmış bir bahçede elbette değişik renkler , değişik tad ve kokular bulunacaktır . Burada güzeller hep selvi boylu , kirpikleri ok, kaşları yay, gözleri ahu ,saçları sümbül ,ağızları gonca ,yanakları gül olsa da , öyle hayal edilse de bizim insanımız bizim dilimizle anlatılır.

Agah Sırrı Levend, Divan Edebiyatı’nı başlı başına bir alem olarak nitelendiriyor ve şöyle diyor : “Her gün biraz daha kesifleşen bir sis tabakası altında örtülüp giden bu alemin karanlık köşelerini aydınlatmak , bu suretle artık tarihe mal olmuş bulunan bu fikir , his ve hayal dünyasını tespite çalışmak en büyük emelimizdir.”

Divan Edebiyatı üç beş eserden müteşekkil değildir.Bu dönemin dili hakkında bir kaç esere bakarak hüküm vermek yanlış olur.Süleyman Çelebi’nin Mevlid ‘i , Nabi’nin Hayriyye’si gibi dili sade, yazıldıkları zaman ve sonrasında halk tarafından çok okunan eserler mevcuttur.Bu edebiyatın içinde meydana getirilmiş olan Kuran tefsirleri , Hadis tercümeleri , mevlidler, siyerler, miraciyeler ,dini-destani halk hikayeleri, seyahatnameler, o gün halkın, dilini kolayca anlayabildiği eserlerdir . Divanların içindeki şiirlerin hemen hepsi yazıldıkları dönemde insanımızın anlayabildiği ve zevk alarak okuyabildiği sadeliktedir. Divan şiirinde bize yabancı gelen kelimeler, bugün kullanılmadığı için anlaşılamamaktadır. Halbuki çağında bu eserler halkın ekseriyeti tarafından okunup anlaşılıyordu.

Biz bu çalışmamızda Divan şiirlerinden bir olaya dayalı olanları, hikayeleri ile birlikte vermeye çalıştık.Anlatılanların çoğu elbette rivayetlerdir . Kayda geçmiş olanları olduğu gibi , söylenti halinde yayılmış , bu arada değişmiş , bir kaç şekilde anlatılan hadiseler de vardır.

AHMEDI ( 14.yüzyıl)

Ahmedi , 14.yüzyılda yaşamış Anadolu Türkçesi’nin en başarılı şairlerindendir.Öğrenimine Kütahya’da başlamış, sonra Mısır’a giderek tahsil hayatını orada tamamlamış , ilmini geliştirmiştir. Anadolu‘ya döndüğünde Sultan I.Murad’ın himayesine girmiş , sonraları Yıldırım Bayezid’in sohbet arkadaşı olmuş, padişahtan büyük iltifat görmüştür.

Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki çekişmeyi ve savaşı gören, sevdiği padişahın yenilgisine çok üzülen şair , Timur tarafından da takdir edilmiş , fakat bu zalim hükümdarı bir türlü sevememiştir.

Bazı kaynaklarda Nasreddin Hoca’ya atfedilen meşhur bir hikayenin aslında şair Ahmedi ile Timur arasında geçtiği rivayet edilir .

“ Şairin olgunluğuna ve tespitlerinin isabetine güvenen Timur , bir hamama bir gün bir çok güzeli toplamış . Bunları teker teker Ahmedi’nin önünden geçirip ,

-Molla , sen güzelden anlarsın ,bunlara bir değer biç ,der.

Ahmedi , her güzele , kimisi şu kadar altın ,kimisi şu kadar gümüş diyerek doğru değer biçince Timur ,

-Bre Ahmedi , bana da bir değer biç, benim değerim ne kadardır ? der.

Ahmedi ,” Sen seksen akçe edersin .” cevabını verir . Timur ,

-Nasıl olur ? diye itiraz eder.Şu belimdeki peştamalın değeri seksen akçedir .

Ahmedi ise ,

-Benim de değer biçtiğim odur , yoksa sen beş para etmezsin , cevabını verir .”

Timur’un bu cevaba hiddetlenmediği , aksine cesaretinden dolayı şaire iltifatlarda bulunduğu söylenir .Fakat şair Ahmedi’nin yıldızı Timur ile hiç bir zman barışmamıştır.

Timur’un ölümü dolayısı ile şu mısraları söylemiştir .

Felek yire gövürüben Temur’u

Konukladı et ile mar u muru

felek:Dünya,kader

gövürüben:geçirerek

konukladı :ziyafet verdi

mar u mur :yılan ve karınca

ERZURUMLU KADI DARİR ( 14.yüzyıl)

Doğuştan kör olmasına rağmen hafızası çok kuvvetli olan ve bu sayede Islam ilimlerini ve Arapça’yı çok iyi öğrenen Darir , aynı zamanda iyi bir şairdir . Darir , gözleri görmeyen ama demektir.

Şair , 1377 yılında Mısır’a gitmiş ,Mısır sultanlığına bağlılığını bildirip , intisap etmek istemiştir.Ilminin genişliği , sohbetinin güzelliği sayesinde sultanını meclisine kabul edilen şair, kendisi hakkında şunları söylüyor .” Gerçi gözsün kişinin gözü yoktur ,ancak hafızası kuvvetli olur ; sözü gönlünde toplamaya , hatırda tutmaya kuvvetinin tesiri olur.”

Darir , Mısır’da hükümdarın yanında beş yıl kalmış ,sultanın toplantılarına, şiir meclislerine katılmıştır . Hükümdar bir gün Darir’e demişti :

Gel ey gözsüz bana bir sire söyle

Kim anda suret ü hem siret olsun

Hem anda ilm anılsın adl anılsın

Içinde ma’ni vü ma’rifet olsun

Bize eğlence olsun dinlemekde

Yüregümüze dahı kuvvet olsun

Darir , hükümdarın bu isteği üzerine Kitabu Siretü’r-Resulullah adlı Arapça bir kitabı Türkçe’ye çevirmiş ve Türk diline kıymetli bir eser kazandırmıştır.

sire:peygamberin hayatından kısa bir anekdot

suret :görünüş,kılık

siret:bir kimsenin içi,hali,tavrı,ahlakı.Hal tercümesi

adl:adalet

ma’ni :mana

ma’rifet:herkesin yapamadığı ustalık

dahı:dahi

ŞEYHİ (15.yüzyıl)

Sultan I.Murad,Yıldırım Bayezid,Çelebi Mehmed ve II.Murad ‘ın padişahlıkları zamanında yaşamış olan Şeyhi, Iran’da hekimlik, tasavvuf ve hikmet tahsili yapmıştır.Osmanlı sarayında itibar görmüş, sonra Kütahya’ya dönerek bir aktar dükkanı

açmış,eczacılık ve hekimlik yapmıştır.Bilhassa göz hekimliği alanında büyük şöhret yapmış,Çelebi Sultan Mehmed’i iyileştirmiştir.Bu hadise üzerine padişah,şaire büyük

ihsanlarda bulunmuş,hususi doktoru tayin etmiş,Tokuzlar adındaki bir köyü Şeyhi’ye

tımar olarak vermiştir.Şeyhi,köye giderken,köyün eski sahipleri şairin yolunu keserler ve onu döverler.Şeyhi saraya geri döner ve halini anlatmak için “Harname” adlı mesneviyi yazar.Padişah da yol kesen köylüleri cezalandırır,şaire ihsanlarda bulunur.

Harname,hiciv türünün başarılı örneklerinden biridir.Şeyhi,bu eserinde ince bir mizah ile insani zaafları hicvetmiştir.Eserin kahramanı bir eşektir.Hakettiğinden fazlasını ister.Çayırda gördüğü ….lere özenir.Onlar gibi olmayı ister.Fakat bu hatasının sonunda kulaklarından ve kuyruğundan olur.

Hikaye şöyledir;

Bir eşek var idi zaif ü nizar

Yük elinden katı şikeste vü zar

Gah odundu vü gah suda idi

Dün ü gün kahr ile kısuda idi

………

Arkasından alınsa palanı

Sanki it artığıydı kalanı

Birgün ıssı ider himayet ana

Yani kim gösterir inayet ana

Aldı palanını vü saldı ota

Otlayarak biraz yürüdü öte

Gördü otlatda yürür ….ler

Odlu gözler ü gerlü göğüzler

………

Boynuzı bazısının ay bigi

Kiminün halka halka yay bigi

……..

Var idi bir eşek firasetlü

Hem ulu yollu hem kisayetlü

Ol ulu katına bu miskin har

Vardı yüz sürdü dedi ey server

………

Bugün otlakda gördüm ….ler

Gerüben yürür idi göğüzler

Yok mudur gökde bizim ıldızımız

K’olmadı yeryüzünde boynuzumuz

……..

Böyle cevab verdi pir eşek

K’ey bela bendine esir eşek

Dün ü gün arpa buğday işlerler

Anı otlayıp anı dişlerler

Bizim ulu işimiz odundur

Od uran içimize o dundur

………

Gezerek gördü bir göğermiş ekin

Sanki dutardı ol ekin ile kin

Yiyerek toydı karnı çağnadı

Yuvalandı vü biraz ağnadı

Çıkarır har çün enkerü’l-esvat

Ekin ıssına arz olur arasat

Ağaç elinde azm-i rah etdi

Tarlasını göricek ah etdi

Yüreği soğumadı söğmeg ile

Olımadı eşeği döğmeg ile

Bıçağını çekdi kodı ayruğunu

Kesdi kulağını vü kuyruğunu

Uğrayu geldi pir eşek nagah

Sordı halini kıldı derd ile ah

Batıl isteyü hakdan ayrıldım

Boynuz umdum kulakdan ayrıldım

Insanların imkanlar bakımından eşit olmadıkları,kiminin doğuştan imtiyazlı olduğu, kiminin ise ne yapsa yoksulluktan kurtulamadığı ana fikrinden hareketle şair şu mesajı verir:Herşeyin mutlaka bir bedeli vardır.

zaif:zayıf

nizar:zayıf,halsiz

katı:çok

şikeste:kırık

zar:ağlayan,inleyen

gah:bazen,kah

kısu:üzüntü

palan:eşeğe vurulan eğer

ıss:sahip

himayet:koruma

ana:ona

inayet:yardım,iyilik

odlu:ateşli

gerlü:gerili

firasetlü:anlayışlı,bilgin

bigi:gibi

kiyasetlü:akıllı,zeki

har:eşek

server:başkan,reis

ıldız:yıldız

dun:alçak

göğermiş:yeşermiş

toydı:doydu

çağnadı:şarkı söyledi

ağnadı:yattı

çün:çünkü

enkerü’l-esvat:seslerin en çirkini

arasat:mahşer yeri

azm-ı rah:yola çıkmak

ayrug:başkası

pir:yaşlı

nagah:ansızın

batıl:Hak olmayan

SÜLEYMAN ÇELEBİ ( 15.yüzyıl)

Mübarek günlerin vazgeçilmez bir parçası haline gelen Mevlid’in yazarı Süleyman Çelebi 15.yüzyılda Bursa’da yaşamış,Yıldırım Bayezid devrinin ünlü şeyhi Emir Sultan’a intisab etmiştir.Bursa’da Ulu Cami’in imamıdır.Mevlid’in asıl adı “Vesiletü’n-necat” tır.

Süleyman Çelebi “Vesiletü’n-necat” ını bir dava ve bir iddia üzerine yazmıştır.1409 yıllarında Ulu Cami’in imamı olduğu sırada Iranlı bir vaizin “La nuferriku beyne ehadin min rusulihi”(Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirini ötekinden ayırmayız.) ayetini yanlış yorumlaması Süleyman Çelebi’yi çok kızdırdı.Vaiz bu ayete dayanarak Allah’ın, peygamberleri arasında hiç fark gözetmediğini,o halde Hz.Muhammed’in Isa Peygamber’den daha üstün tutulamayacağını söyledi.Halbuki bu ayet Allah’ın değil,kulların dilinden söylenmişti.Aslında Acem vaiz,Fetret devrini yaşayan Osmanlıları yıpratmak,halkı birbirine düşürmek maksadıyla bilhassa böyle söylüyordu. Müslümanların Hz.Muhammed’e olan saygı ve sevgisini zedelemeye çalışıyordu.Işte Süleyman Çelebi bu kötü niyetlileri susturmak,Hz.Muhammed’in bütün peygamberlerden üstün,en son peygamber olduğunu isbatlamak,şii-batıni akımlara karşı ehl-i sünnet görüşünü savunmak için “Vesiletü’n-necat” adlı eserini yazmıştır.

Mevlid’den

Allah adın zıkredelim evvela

Vacip oldur cümle işte her kula

Allah adın her kim ol evvel ana

Her işi asan eder Allah ana

…………

Aşk ile her ikm ki dinlerse bunu

Açıla gönlünde rahmet gülşeni

……………….

Amine hatun Muhammed anesi

Olsadeften doğdu ol dür danesi

Çünki Abdullah’tan oldu hamile

Vakt erişti hafta vü eyyam ile

Hem Muhammed gelmesi oldı yakin

Çok alametler belirdi gelmedin

………….

Ol gece kim doğdı ol hayru’l-beşer

Anesi anda neler gördü neler

………….

Dedi gördüm ol habibün anesi

Bir acep nur kim güneş pervanesi

Berk urup çıktı evimden nagehan

Göklere irdi vu nur oldı cihan

Indi göklerden melekler saf saf

Ka’be gibi kıldılar evim tavaf

Hem heva üzde döşendi bir döşek

Adı Sündüs döşeyen anı melek

Üç alem dahi dikildi üç yere

Her birisi eydeyim nire nire

Mağrib u başrıkta ikisi anın

Biri damında dikildi Ka’be’nin

Bildim anlardan ki ol halkın yeği

Kim yakın oldu cihana gelmeği

Çünki bu işler bana oldı yakın

Ben evimden otururken yalnızın

Yarılıp divar çıktı nagehan

Üç bile huri bana oldı ayan

Çevre yanıma gelip oturdılar

Mustafa’yı bir birine muştılar

Dediler oğlın gibi hiç bir oğul

Yaradılalı cihan gelmiş değil

vacip:Farz derecesine yakın bulunan,yapılması gereken

cümle:Bütün

asan ider:Kolaylaştırır

ana:Ona

dürr:Inci

eyyam:Günler

Hayrü’l-beşer:Insanların en hayırlısı

habib:Sevgili

acep:Acaip

berk:Şimşek

nagehan:Ansızın

alem:Bayrak,sancak,işaret

dahı:Dahi

eyitmek:Söylemek

mağrıb:Batı

maşrık:Doğu

yeğ:Üstün

yakin olmak:Kat’i olarak bilme

ayan:Açık,belli,meydanda

muştu:Müjde

NECATİ BEY (15. yüzyıl)

Şair Necati Bey, Fatih Sultan Mehmed’in dikkatini çekmek istemektedir. Padişahın sohbet arkadaşı ve sadrazam Mahmut Paşa’nın akrabası olan Yorgi Amiruki’nin külahına, padişahla satranç oynamaya giderken bir gazeleni sıkıştırır. Külahtaki kağıt padişahın dikkatini çeker. Okur ve çok beğenir. 17 akçe ve Divan Katipliği ile Necati Beyi mükafatlandırır. Daha sonraları Necati Bey’in Fatih’e üç kaside daha yazdığı bilinir.

Eser itmez nidelüm ah-ı sehergah sana

Meğer insaf vire dostum Allah sana

Hoş olur sohbet-i mey gecede mehtap olıcak

Nur saç meclise gel kim demişüz mah sana

Nidelüm devr sunarsa sana şerbet bana zehr

Bu cihan böyle olur gah sana gah sana

Levh-i çehremde okumağa hikayat-ı gamı

Geceler subha değin şem’ tutar ah sana

Göz yaşı encümeni rehber idünmezse eğer

Şeb-i gamda iremez aşık-ı gümrah sana

Gece gelmeyeceğin sohbete ey dil biliriz

Hele var gör ki ne yüzden toğar ol mah sana

…………

Ey Necati taş iken lal ide hurşid gibi

Bir nazar eyler ise himmet ile şah sana.

ah-sehergah:Seher vakti inleme

sohbet-i mey:Içki sohbeti

olıcak:Olunca

mah:Ay

gah:Bazen,kah

levh-i çihre:Yüz

hikayat-ı gam:Acı,keder hikayeleri

subh:Sabah

şem:Mum

encüm:Yıldızlar

şeb-i gam:Gam gecesi

aşık-ı gümrah:Yolunu şaşırmış aşık

toğar:Doğar

la’l:Kırmızı ve değerli bir süs taşı

hurşid:Güneş

himmet:Gayret, emek

nazar eylemek:Bakmak

AHMET PAŞA (15. yüzyıl)

XV. yüzyılda yaşamış olan Ahmet Paşa, dönemin konuşma dilini şiirlerine yansıtmış olmanın yanında bir devlet adamıdır. Fatih Sultan Mehmed’in hocası ve sohbet arkadaşıdır. Osmanlı Sarayı’nda görev yapmış vezirmliğe kadar yükselmiştir.

Şiirlerinin çoğunda aşk ve tabiat güzelliklerini işleyen şairin gözdelerinden birine aşık olduğu söylenir. Fatih Sultan Mehmed, Ahmet Paşa’yı çok sevmesine rağmen olan bitenden rahatsız olmuş, bu davranışı Saray gelenek ve göreneklerine hakaret saymış ve Ahmet Paşa’yı Yedi Kule Zindanlarına kapattırmıştır.

Yedi Kule Zindanlarında ölüm korkusuyla yaşamış olan şair, çok zor ve acı günler geçirir. Orada aklına bağışlanmak için bir kaside yazmak gelir. Ve ünlü kerem kasidesini yazar.

Ey muhit-i keremin katresi umman-ı kerem

Bağ-ı cud ebr-i kefinden dolu baran-ı kerem

…….

Ayağı toprağıdır cevher-i iksir-i hayat

Asitanı tozudur sürme-yi ayan-ı kerem

Açılır hulk-ı nesimiyle gül-i gülşen-i cud

Bezenir lütf-i zülaliyle gülistan-ı kerem

………

Gün gibi saltanatın topu göğe ağsa ne ta’n

Sana sunuldu bu meydanda çü çevgan-ı kerem

Kul hata etse nola aff-ı şehinşah kanı

Tutalım iki elim kandayımış hani kerem

Ahmedim gam makası kesti dilim şem’ gibi

Sana ruşen diyemez halini sultan-ı kerem

Ahmet Paşa son arzusu olarak zindan görevlilerinden şiirin, padişaha ulaştırılmasını ister. Şiirden iyi anlayan, kendisi de şair olan Fatih Sultan Mehmed, kasidenin güzelliği karşısında duygulanır, yanındakilere “Böyle güzel şiirler yazabilen bir aşk adamına biz zarar vermemeliyiz” diyerek, şairi affeder.

Ahmet Paşa bundan sonra Saray’daki eski yerini alamaz. Bir rivayete göre de Fatih tarafından Tuti Hatun biriyle evlendirilmiştir.

muhit-i kerem:Cömertliği ile etrafı kuşatan

katre:Damla

umman-ı kerem:Cömertlik denizi

bağ-ı cud:Cömertlik bağı

ebr-i kef:Yağmur bulutu

baran-ı kerem: Cömertlik yağmuru

cevher-i iksir-i hayat:Hayat iksirinin özü

astan:Eşik

sürme-i ayan-ı kerem: Cömertlik meclisinin sürmesi

hulk-ı nesim: Rüzgarın tabiatı, huyu

gül-i gülşen-i cud: Cömertlik bahçesinin gülü

lutf-ı zülal: Soğuk, güzel suyun lutfu

gülistan-ı kerem: Cömertliğin gül bahçesi

ta’n: Yerme, ayıplama

ağsa:Yükselse , çıksa

çü:Çünkü

cevgan-ı kerem:Cömertlik değneği, bastonu

kanı:Hani

şem:Mum

ruşen:Açıkça

Bu bahsi, daha sonra Fatih’in de nazire yazdığı Ahmet Paşa’nın güzel bir dörtlüğü ile bitirelim:

Bizi hak etti heva yoluna sevda nidelim

Pay -mal eyledi bu zülfü seman-sa nidelim

Kul edinmezdi güzeller bizi illa nidelim

Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül..

hak:Toprak

heva:Heves, istek

pay-mal:Ayak altında kalmış, çiğnenmiş

zülf-i semensa:Sevgilinin yasemin kokulu saçı

MİHRİ HATUN (15. yüzyıl)

XV. yüzyılın hanım şairlerinden Mihri Hatun, şairlikte Necati Bey’i kendisine örnek almış, ona benzemek istemektedir. Her yazdığı şiiri şaire gönderir fikrini almak ister. Bir rivayete göre Necati Bey, bundan hoşnut değildir. Kızdığını ve şu mısraları yazdığını Latifi söyler:

Ey benüm şi’rime nazire diyen

Çıkma rah-ı edepten eyle hazer

Dime kim işte vezn ü kafiyede

Şiirüm oldu Necati’ye hem-sar

Harfi üç olmağ ile ikisünün

Bir midür filhakika ayb u hüner

diyen: Söyleyen, yazan

nazire:Örnek , karşılık

rah-ı edeb:Edeb yolu

hazer eyle : Sakın, çekin, dikkat et

hem-sar :Arkadaş, yakın

filhakika:Hakikaten, gerçekten, doğrusu

ayb :Ayıp

II. Bayezid’in oğlu Şehzade Ahmed’in Amasya Valiliği sırasında Amasya’da yaşayan, güzelliği ve şairliği ile ünlü Mihri Hatun’un Necati Bey’e hissi yakınlığı olduğu ve duygularını mısralarla ifade etmeğe çalıştığı bilinir.

Ben umardım ki seni yar-ı vefa-dar olasın

Ne bileydim ki seni böyle cefa-kar olasın

Reh-i aşkında neler çektüğüm ey dost benüm

Bilesin bir gün ola aşka giriftar olasın

Beni azade iken aşka giriftar itdün

Göreyim sen de benim gibi giriftar olasun

Beddua etmezem amma Huda’dan dilerim

Bir senin gibi cefa-kara heva-dar olasun

Şimdi bir haldeyüz kim, ilenen düşmanına

Der ki, Mihri gibi sen dahi siyeh-kar olasun

yar-ı vefadar:Vefalı sevgili

cefa-kar:Cefa, eziyet eden

reh-i aşk:Aşk yolu

giriftar:Tutulmuş, yakalanmış,esir

heva-dar:Yar, dost, aşık

ilenmek:Beddua etmek

siyeh-kar:Günahkar, günaha giren

azade:Hür, serbest

Necati Bey’in de Mihri Hatun için “Mihr u Mah” adlı bir mesnevi yazdığı söylenir ise de eserin hiç bir nüshası ele geçmemiştir.

AŞIK PAŞAZADE (15. yüzyıl)

F a t i h’ i n Ö l ü m ü

Fatih Sultan Mehmed çağ açıp çağ kapayan, sanatkar, alim ve büyük devlet adamı. Bu büyük padişahın hayatıyla olduğu kadar, ölümüyle ilgili rivayetler var. Aşıkpaşazade, Fatih’in suikaste kurban edildiğini şöyle anlatıyor:

“Vefatına sebep ayağında zahmet vardı. Tabipler ilacından aciz oldular. Sonra bütün tabipler toplandılar. Oy birliği ile karar verdiler. Ayağından kan aldılar. Sancısı daha da arttı. Şarab-ı fariğ verdiler Allah’ıh rahmetine vardı.

Tabibler şerbeti ki verdi Han’e

O han içti şarabı kane kane

Ciğerin doğradı şerbet o hanın

Hemin dem zari etti yane yane

Didi neyçün bana kıydı tabibler

Boyadılar ciğer-i canı kane

Isabet etmedi tabib şarabı

Tımarları kamu vardı ziyane

Tabibler hane çok taksirlik ittü

Budur doğru sözüm düşme gümane.

hemin:Hemen

zari etmek: Ağlayıp sızlamak

isabet etmedi :Iyi gelmedi, fayda vermedi

tımar:Yara bakımı

kamu:Bütün

taksirlik etmek :Kusur etmek

güman :Şüphe

şarab-ı fariğ :Sakinleştirici

şarab:Ilaç

CEM SULTAN ( 15.yüzyıl )

Şehzade Mustafa vefat ettiğinde Şehzade Bayezid 34 yaşında Isstansul’da tahta oturur. 23 yaşındaki Konya valisi Şehzade Cem , Bursa üzerine yürüyerek adına hutbe okutup…ke bastırır ve ağabeyine elçeler göndererek kendisinin Anadolu’da , onun da Rumeli’de hükümran olmasını teklif eder. Sultan II. Bayezid devletin taksim kabul etmeyeceğini söyleyerek teklifi reddeder.

Sultan II.Bayezid Bursa üzerine yürür , Cem Sultan yenilir ve Konya’ya çekilir. Daha sonra Kahere’ye geçer . Orada iken hacca gitmeye niyet eder. Hacı olan ilk Osmanoğlu’dur.Duygularını şiirlerinde şöyle ifade eder.

Olsan şahenşah-ı Rum olmazdı hacc nasibin

……………………………………………………………..

Kabetullah’a varıp bir kez tavaf itdüğin

Bin Karaman bin Acem bin mülk-i Osman’dur

şahenşah-ı Rum :Anadolu’nun hükümdarı

Acem:Iran

mülk-i Osman:Osmanlı ülkesi

Cem Sultan böyle söyler ama , devlete sahip olma iddiasından da vazgeçmez.Konya’yı Ankara’yı kuşatır. Sultan Bayezid “Kudüs’te otur , tahsilatını vereyim, saltanat davasından vazgeç.” Diye elçi gönderir. Kabul etmez . Daha sonra Rodos’a geçer.Şövalyeler onun Fransa’ya götürürler.Rodos şövalyeleri , Sultan’ı Fransa kralı ile anlaşmış olan Papa’ya teslim ederler. Roma’ya getirilir.Papa Cem Sultan’a Hıristiyanlık teklif eder . Büyük bir Haçlı ordusunun hazırlandığını, Istanbul üzerine yürüyeceğini , kendisini de padişah yapacaklarını, bunun için onlara yardımcı olması gerektiğini söyler. Cem Sultan “Ben dinimi , değil Osmanlı Sultanlığı için , dünya padişahlığı için bile değişmem. “Cevabını verir.Yaptığı yanlışın farkına varan Sultan , varlığının Osmanlı aleyhine kullanılamasına engel olmak için , öldüğü haberini etrafa yaymağa çalışır. Bu hazin hikayenin bilinen yönü. Bir de iki düşman kardeşin birbiriyle mısralar vasıtasıyla mektuplaşması vardır.Cem Sultan, Bayezid Han’a

Sen bister-i gülde yatasun şevk ile handan

Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebeb ne

diye sorar. Hakan ağabeyi cevap verir.

Çün zur-ı ezelde kısmet olınmuş bize devlet

Takdire rıza vermeyesün böyle sebeb ne

Haccü’l-haremeynüm deyüben davi kılırsun

Bu saltanat-ı dünyeviye bunca talep ne

Birbirleriyle atışmaları da kavgaları da nezaket içinde.Elbette saray ehline yakışan da budur .

bister-i gül:Gül gibi yatak

şevk:Keyif, neşe, sevinç

handan:Sevinçli, gülen

külhan-ı mihnet:Gam, keder, dert ocağı

ruz-ı ezel:Başlangıç (kaderin yazıldığı gün)

Haccü’l-Haremeyn:Zamanında şeri merasime uyarak Mekke ile Medine’yi ziyaret eden kimse

diyüben:Diyerek

davi kılmak:Iddia etmek

saltanat-ı dünyevi: Dünya saltanatı

YAVUZ SULTAN SELİM ( 15.-16.yüzyıl )

Osmanlı hanedanının şair padişahlarından biri de Yavuz Sultan Selim’dir. Alimlere ve şairlere her zaman iltifatlarda bulunur, el üstünde tutar , çıktığı seferlerde bile alimleri , şairleri yanından ayırmazdı.Yavuz’a ait olmadığı iddia edilen ama yıllardır ona yakıştırılan bir dörtlük vardır ki ; güya padişah bir seferden dönerken Adana Kozan yaylasında mola verir, bir çeşme başında su içmek ister. Orada bulunan köylüler arasından bir genç kız padişaha bir testi ile su ikram eder. Bu köylü güzelinin bakışları , endamı padişahı çok etkiler , büyülenmiş gibi şu mısraları söyler.

Merdüm-i dideme bilmem ne füsun etti felek

Giryemi kıldı füzun eşkimi hun etti felek

Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan

Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek

merdüm-i dide: Gözbebeği

füsun: Sihir, büyü

felek:Kader

girye:Gözyaşı,ağlayış

füzun:Çok fazla

eşk:Gözyaşı

hun:Kan

şir:Aslan

pençe-i kahr:Mahveden el, kahır pençesi

lerzan:Titreyen

ahu:Ceylan( sevgili)

zebun:Aciz, zayıf

VİZELİ BEHİŞTİ

Eskiler de Allah’ın yeryüzüne en güzel armağanı, kadını , insanı seviyorlar. Güzel , onlara herşeyden üstün bir varlık olarak gözüküyor. Sultan şehre geliyor ,halk da sultanı görmeye çıkıyor.Tabii ki içlerinde bir çok güzel de var. Fakat aşıklar sultana değil güzellere bakıyorlar. Şair Behişti bunu veciz bir şekilde şöyle ifade ediyor.

Hünkar şehre geldi deyu seyre çıkdılar

Her kuşe mehlika dolu hünkara kim bakar

hünkar:Padişah

kuşe:Köşe

mehlika:Ay yüzlü sevgili

ZATİ (16.yüzyıl )

16.yüzyıl Divan şairlerindendir. Balıkesir’de doğdu.Iyi bir eğitim görmediği , mesleğinin ayakkabıcılık olduğu bilnmektedir. II.Bayezid zamanında Istanbul’a gelmiş, caize adı verilen ihsanlardan faydalanmak için padişaha şiirler söylemiştir.Yavuz sultan Selim ve Kanuni SultanSüleyman zamanlarında da devlet adamlarına kasideler sunarak hayatını sürdüren Zati’nin, Bayezid Cam’nin avlusunda bugünkü Çınaraltı’nda bir dükkanı olduğu , burada misk , tespih, misvak,Kuran-ı Kerim sattığı, fal bakıp, muska yazdığı ,para karşılığı kadınlara ve erkeklere küçük gazeller , mektuplar yazdığı anlatılır.Ayrıca dönemin genç şairlerine ders verip hocalık yapmıştır.80 yaşlarına kadar yaşamış olan şairin ömrünün son günlerini ihtiyaç içinde geçirdiğini Aşık Çelebi şöyle anlatır.” Merhumun evi Sarı Gürz Hamamı Mahallesi’nde , dükkanı da Bayezid Camii avlusundaydı. Her gün dükkanına yürüyerek giderdi. Elinde bir asa taşır , yollar çamur olduğu zaman ona dayanırdı.Bir gün dükkanına giderken yolda rastgeldim.Beli bükülmüş ve dermansız bir haldeydi.Ama dudağı kımıldıyor ve dili söylüyordu.

-Bu ne hal ? dedi.Cevap olarak şunları söyledi .

Yiğitlik cevherin elden yitürdüm hasreta kanı

Eğlip ararım şimdi bulamam neyleyim anı “

hasreta :Hasretle

kanı:Hani

anı:Onu

BAKİ ( 16. yüzyıl )

16. yüzyıl Divan şiirinin gerçek Türk kimliğini bulduğu ,yerli bir nitelik kazandığı, parlak dönemlerin başlangıcıdır.Baki bu dönemin büyük şairlerindendir.

Kanuni’nin ölümüyle şair Baki , en büyük desteğini, velinimetini kaybetmiştir. Şair, bir medrese odasına kapanarak duyduğu acıyı bir mersiye ile dile getirir.Mersiye, bilindiği gibi Divan Edebiyatı’nın ölüm acısını, ıstırabını dile getiren şiirleridir.Muhteşem Süleyman’ın inanılmaz ölümü karşısında bütün varlıkları ağlar görmek isteyen şair, duygularını gözyaşları ile şöyle ifade eder.

Olsun gamunda bencileyin zar u bi-karar

Afakı gezsün ağlayarak ebr-i nevbahar

Tutsun cihanı nale-i mürgan subh-dem

Güller yolunsun ah u figan eylesün hezar

Sümbüllerini matem edüp çözsün ağlasun

Damane döksün eşk-i firavanı kühsar

………………………………………………………

Gül hasretünle yollara tutsun kulağını

Nergis gibi kıyamete kadar çeksin intizar

Deryalar etse alemi çeşm-i güher-feşan

Gelmez vücuda sencileyin dürr-i şah-var

Ey dil bu demde sensin bana olan hem-nefes

Gel nay gibi inleyelüm bari zar zar

Aheng-i ah u naleleri edelüp bülend

Ashab-ı derdi cuşa getürsün bu heft bend

Başı Nef’i kadar derde girmese bile Baki de dilini tutamayan şairlerdendir.Zaten kaside ile hicviye daima beraber yürüyen nazımlardır.Ancak Baki’nin Nef’i’den farkı kendisine zarar vereceği ne inandığı kimseleri hicv etmemesidir.O ancak arkadaşlarını , kendi seviyesindeki kişileri hicveder.Bu konu ile ilgili bir hikaye şöyledir .

Baki bir gün tayin olunduğu vazifeye giderken Edirne’ye uğrar.Orada eski okul arkadaşı olan Edirneli Emri ve arkadaşları tarafından Edirne bağlarına ziyafete çağırılır. Kendisine “ Edirnemizi nasıl buldunuz ? “ diye sorarlar. “Doğrusu Cennet gibi yer , fakat içinde adem yok .” diyerek hepsini gücendirir.

Bunun üzerine başta Emri olmak üzere o mecliste bulunan şairler , Baki’yi hicv etmişlerdir.

Tuti Hanım , Kanuni Sultan Süleyman’ın haremindeki cariyelerden biridir. Bir gün bir boğaz gezintisine çıkılacağı sırada saraydan kayığa binerken birden ayağı kayar , sendeler , düşecek gibi olur. Baki hemen yetişir ,güzel cariyeyi ayağa kaldırır. Baki’nin bu hareketi , yardımı bir müddet sonra sarayda bir dedikodunun çıkmasına sebeb olur. Güya Tuti Hanım , Baki’nin ilgisini çekebilmek için böyle bir “ kaza” geçirmiştir.Yine bir rivayete göre de güzel ve kültürlü cariye şiirler yazıyor ve şiirlerini Baki’ye gönderip düzeltmesini istiyordur. Aralarında bir gizli gönül ilişkisi vardır.Saray bu dedikodularla çalkalanırken elbette olanlardan padişahın da haberi olur. Söylenilenlerin ne kadarının doğru, ne kadarının yakıştırma olduğu bilinmez ama çok sevdiği ve takdir ettiği bir şair olan Baki’yi, padişah , güzel cariyesini armağan ederek mükafatlandırır.

Baki ,Tuti Hanım için şu mısraları yazmıştır.

Giryan ol Leyli-veş n’ola sahraya salsa Baki’yi

Mecnun’un ab-ı çeşmine hak-i beyaban teşnedir

giryan:Ağlayan

Leyli-veş:Leyla gibi

ab-ı çeşm:Gözyaşı

hak-i beyaban:Çöl toprağı, kum

teşne:Susamış

Baki’ye patavatsızlıklarından dolayı kızan arkadaşları hicivlerinde bir çok kereler bu evliliği malzeme olarak kullanmışlardır.

Baki çirkince bir adammış.Bundan dolayı arkadaşları “Karga Baki “ derlermiş. Hanımının adı da Tuti (papağan) olunca çokça mizahi rivayetler çıkmış ortaya . Bir rivayete göre şair ile hanımı arasında geçimsizlik meydana gelmiş, sormuşlar “Tuti Hanım ne alemde ? “diye. Baki cevaben “ Birader , Tuti ,Tuti diye şunu uçurup durmayınız !O da beni m gibi karganın biri !” demiştir.

Arkadaşları Baki’nin bu sözlerini vesile tutarak hicviyeler yazmışlardır.

“Ne garip bir tesadüf Tuti (papağan) ile kargayı hemser (arkadaş) eylemişler de yine şikayeti karga etmektedir.”

TAŞLICALI YAHYA BEY ( 16.yüzyıl )

Bir Arnavut beyzadesi iken delikanlılık çağında devşirme olarak Istanbul’a getirilmiş , Yeniçeri Ocağı’nda tahsil ve terbiye görmüş , askerlik mesleğinde ilerlemiştir. Yahya Bey , Kanuni Sultan Süleyman’ın teveccühünü kazanmış, padişahla birlikte savaşlara katılmıştır.

Hürrem Sultan’ın entrikaları sonucu katledilen Şehzade Mustafa için söylediği güzel bir mersiye ile bu hadiseyi tenkid ettiğinden Rüstem Paşa ve hükümdar tarafından azarlanmıştır. Tarihçi Ali’nin naklettiği bir rivayete göre Yahya Bey aslında yazdığı kasideyi kimseye göstermek istememiş , ancak bir dostu şiiri kitapları arasında bulmuş ve manzume Yeniçeriler arasında yayılmaya başlamış. Mersiyenin orduda büyük yankı bulması, özellikle Rüstem Paşa’yı çok kızdırır. Şairin idam edilmesi için çaba sarfeden Paşa’yı, Kanuni’nin şaire duyduğu sevgi durdurmuştur.

Bu hadise üzerine Yahya Bey, Istanbul’dan uzaklaşmayı tercih etmiş, Tamışvar civarındaki hudud boylarına çekilmiştir.

Şair, sevilen bir şehzadenin bir entrikaya kurban gitmesindeki zulme ve haksızlığa isyan eden nice gönüllere tercüman olmuştur.

Şehzade Mustafa Mersiyesi’nin en beğenilen bölümlerinden bazı mısralar:

Medet medet bu cihanun yıkıldı bir yanı

Ecel celalileri aldı Mustafa hanı.

Tutuldu mihr-i cemali bozuldı erkanı

Vebalde koydular al ile Al-i Osmanı

Geçerler idi geçende o merd-i meydanı

Felek o canibe döndürdü şah-ı devranı

Yalancının kuru bühtanı buğz-ı pinhanı

Akıttı yaşımızı yaktı nar-ı hicranı

………………….

Nolaydı görmeyeydi bu macerayı gözüm

Yazıklar ana reva görmedi bu rayı gözüm

………………….

Sipihrin ayinesinde göründü ruy-ı fena

Kodı bu kesret-i dünyayı etti azm-i beka

Garibler gibi gitti o yollara tenha

Çekildi alem-i balaya hem çü mürg-i hüma

Hakikaten sebeb-i rifat oldı düşmen ana

Nasip olmasa ta’n mı bu ciyfe-i dünya

Hayat-ı bakiyeye erdi ruhu ey Yahya

Şefii ruh-ı Muhammed, refik-i Zat-ı Huda

Enisi ola melekler, celisi ehl-i safa

Ziyade ide yaşum gibi rahmetünü Mevla.

……………

Ilahi, Cennet-i firdevs ana durağ olsun

Nizam-ı Alem olan padişah sağ olsun

meded:Imdat

celali:Anadolu’da ortaya çıkan eşkiyaya verilen ad

mihr-i cemal:Güzel yüzünün güneşi

erkan:Subaylar, askerler

vebal:Azap, günah

al:Hile, düzen

Al-i Osman:Osmanlı sülalesi

merd-i meydan:Meydanların yiğidi

canib:Taraf, yön

şah-ı devran:Cihan padişahı, zamanın padişahı

bühtan:Yalan, iftira

buğz-ı pinhan:Gizli nefret

nar-ı hicran:Ayrılık ateşi

reva görmek:Yakıştırmak

ray:Fikir

sipihr:Talih

ayine:Ayna

ruy-ı fena:Yokluk yüzü

kesret-i dünya:Dünya işleri

azm-i beka:Bakilik kararı

alem-i bala:Yüce alem

hem-çü:Gibi

mürg-i hüma:Hüma kuşu, devlet kuşu

sebeb-i rif’at:Yükseklik sebebi

ta’n:Ayıp

ciyfe-i dünya: Dünyanın leşi

hayat-ı baki: Ebedi hayat

şefi’:Şefaat eden

refik:Arkadaş

enis:Dost, arkadaş

celis:Birlikte oturan, arkadaş

ehl-i safa:Keyif adamı

ziyade:Çok

FUZULİ (16. yüzyıl )

Araştırmalara göre büyük Türk şairi Fuzuli, hem Safeviler, hem de Osmanlıların egemenlikleri devrinde Irak’ta yaşamıştır. Asıl adı Mehmet’tir. Şair, dünyaya ehemmiyet vermeyen, Allah’ın büyüklüğü karşısında ne kadar küçük olduğunu bilen bir kişi olarak Fuzuli mahlasını kullanmıştır.

16. yüzyıl Divan şiirinin , Türk Edebiyatı’nın tartışmasız en büyük şairidir.Divan şiirinin bütün kurallarını, söz sanatlarını büyük ustalıkla ortaya koymuştur. Şiirlerini Azeri şivesi ile söyleyen şair derin hassasiyeti ile gazellerine diğer şairlerinde bulunmayan bir özellik verir.Kuvvetli bir lirizme sahip olan şair, tasavvufi hayatla da yakından ilgilidir.Dert, elem, hüzün,bağlılık, samimilik gibi vasıflarla tezahür eden aşktan hiç bir zaman kurtulmayı istemez.

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib

diyen Fuzuli, bir başka şiirinde

Aşk derdinin devası kabil-i derman değil

Terk-i can derler bu derdin muteber dermanına

diyerek sevgiliye kavuşmak gibi bir derdinin olmadığını belirtir. O, aşka aşıktır.

Bende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var

Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var

diyerek gerçek Mecnun’un kendisi olduğunu vurgular.

Fuzuli, eşsiz sanatı ve yüksek şahsiyeti ile çağdaşları üzerinde olduğu gibi , kendisinden sonra gelen hemen bütün Türk şairleri üzerinde de tesir icra etmiş en büyük şairimizdir.

Fuzuli’nin hayatı çok iyi bilinmemekle beraber bir çok yazarlardan bu çok bilgili ve derin şairin yoksulluk içinde yaşadığı anlaşılmaktadır.

Fuzuli’nin hayatındaki yoksulluğu ve bunun şairin ruhundaki acı izlerini ortaya koyan eseri “Şikayetname”sidir.

Padişah fermanıyla Fuzuli’ye vakıfların gelirinden dokuz akçelik bir maaş bağlanır. Fakat vakıf görevlileri bu parayı şaire ödemezler. Fuzuli, elindeki padişah emriyle vakıf yöneticilerini yanına çıkar. Görür ki herkes kendi derdinde. Ortalık karma karışık. Kimse şairle ilgilenmez. Şair durumu “Selam verdim, rüşvet değildir deyu almadılar / Karırı gösterdim, yararsızdur deyu bakmadılar” diyerek ifade eder.

Herkesin kaşları çatık, yüzleri asıktır. Vakfın hiç parası olmadığını ancak, gelir artığı olunca kendisine ödeme yapılacağını söylerler. Bu da hiç olmamıştır. Çünkü artan geliri kendileri kullanırlar. Şair, bunun doğru olmadığını, haram olduğunu söylese de kimseye anlatamaz. Düzenin bozukluğu, insanların ahlaksızlığı, kütü gidiş karşısında büyük umutsuzluğa düşer.

KANUNİ (16. yüzyıl)

16. yüzyılın muhteşem sultanı Kanuni, aynı zamanda Muhibbi mahlasıyla şirler söyleyen bir şairdir. Büyük ve duygulu hükümdar, Türk dilinde bir ata sözü kıymeti kazanan

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”

Kanuni Sultan Süleyman’ın en büyük talihsizliği, Osmanlı iktidarında, devletin bütünlüğünü devam ettirmek için geleneksel bir siyaset haline gelmiş olan kardeş şehzadeler arasındaki ölüm kalım mücadelesini bir baba olarak yaşamasıydı.

Kanuni, 1543’te en sevdiği oğlu Şehzade Mehmed’in ölümü üzerine, içindeki yangını “Şehzadeler güzidesi Sultan Mehemmedim” mısraına işleyerek, tarih düşürmüş, Şehzade Camii’ni oğlunun anısına yaptırmıştır.

Bu hadiseden on sene sonra bu sefer kahramanlıklarıyla ünlü Şehzade Mustafa’yı idam ettirmek zorunda kaldı. Şehzade Mustafa’nın boğduruluşu, hastalıklı bir şehzade olan ve ağabeyini çok seven Şehzade Cihangir’i o kadar sarstı ki, bu hüzün onun ölümüne sebep oldu.

Kanuni, bütün sevgisini üzerinde topladığı Şehzade Cihangir’in ölümü üzerine hatırasına Cihangir Camii’ni yaptırdı.

Kanuni’nun diğer iki oğlundan Şehzade Bayezid, kardeşi Şehzade Selim ile mücadeleye girmiştir. Etrafındaki bazı kişilerin kışkırtmasıyla hadiseler isyana dönüşmüştür. Başarılı olamayınca Iran’a iltica etmek zorunda kalan Şehzadeye, şair padişahın yazdığı, onu affetmek istediğini belirten şiiri çok güzeldir.

Bir büyük padişahın, çektiği acıları düşününce insan, dünya saltanatının bedelinin bu kadar ağır olmasının, “ Sultan Süleyman “ olarak dünyaya gelmenin ve bu kaderle yaşamanın hiç de imrenilecek tarafı olmadığını görebiliyor.

Ey demadem mazhar-ı tuğyan u isyanım oğul

Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermanım oğul

Ben kıyar mıydım sana ey Bayezid hanım oğul

Bi-günahım dime bari tevbe kıl canım oğul

Neşet-i Haktır übüvvet ram olan olur kerim

“La tekul üf” kavlini inkar eden kalur yetim

Taat ü isyana alimdür Hudavend-i Kerim

Bi-günahım dime bari tevbe kıl canım oğul

Tutalım iki elün baştan başa kanda ola

Çünki istiğfar edersün biz de affetsek n’ola

Bayezid’im suçuna bağışlarum gelsen yola

Bi-günahım dime bari tevbe kıl canım oğull

demadem:Zaman zaman

mazhar-ı tuğyan u isyan:Isyan ve azgınlık çıkaran

her giz:Asla, katiyen

tavk-ı ferman:Ferman tasması

bi-günah:Günahsız

neş’et-i Hak:Allah vergisi

übüvvet:Babalık, atalık

ram olmak:Boyun eğmek

kerim:Ulu, büyük

la tekul üf:Üf deme

kavl:Söz

taat:Itaat

Hudavend-i Kerim:Yüce Allah

istiğfar:Tevbe

alim:Çok bilen

HÜRREM SULTAN (16. yüzyıl )

Kanuni Sultan Süleyman devrinde Osmanlı sarayı yüksek bir kültür muhiti ve bir sanat mektebi haline gelmiştir. Saray’da padişahlar, şehzadeler yanında sultan hanımlar, saray kadınları da bu sanat ve eğitim faaliyetlerinden istifade ediyorlar, etkileniyorlar, şiir kültürü kazanıyorlardı.

Bir Slav papazının kızı olarak saraya getirilen, zekası ve güzelliği sayesinde Kanuni Sultan Süleyman’ın gözdesi olan Hürrem Sultan, Türkçeyi sonradan öğrenmiş olmasına rağmen Kanuni’ye seferde iken mektuplarında şiirler yazacak kadar şiir bilgisi kazanmıştır.

Hürrem Sultan bir şiirinde rüzgarı kendisine elçi tayin ederek seferdeki padişaha şöyle sesleniyor:

Ey saba sultanıma zar u perişan diyesün

Gül yüzünsüz işi bülbül gibi efgan diyesün

saba: Sabah rüzgarı

zar: Ağlayan

perişan: Dağıtmış, kendini kaybetmiş

efgan: Feryad edip ağlama, inleme

NEF’İ (17. yüzyıl )

Nef’i, Padişah I. Ahmed zamanında Erzurum’dan Istanbul’a gelmiştir. Babası Erzurum eşrafındandır ve Kırım hanının nedimlerindendir. Dönemin Kırım hanı Canıberk Giray, Sadrazam Kuyucu Murat Paşa’ya bir mektup göndererek, şairin Istanbul’da çevre bulması, sıkıntı çekmemesi için yardım istemiştir.

Şairliği ile kısa sürede büyük şöhret kazanan Nef’inin, saray katipliği yaptığı dönemde, Padişah I. Ahmed’e sunduğu ilk kaside, Sutan Ahmed Camii’nin yapımıyla ilgilidir. Kasidede camiin büyüklüğünden, ihtişamından bahsederken, şairleri desteklemenin padişahın büyüklüğüne yakıştığını belirtir. Padişahın ilgisini beklediğini ifade eder.

Nef’i’nin, zamanla yıldızı parlamış, meşhur olmuş, saygılığı artmıştır. I. Ahmed, I. Mustafa, Genç Osman ve IV. Murad zamanlarında yaşayan şair, sadece I. Ahmed ve IV. Murad için şiirler söylemiştir.

Kendisi de şair olan IV. Murad onu himaye etmiş, hicviyelerine anlayış göstermiştir.

Nef’i’ ye göre şiir, hem anlam, hem de söyleyiş bakımından mükemmel olmalıdır. Şiirlerinde çokça Farsça kelime ve deyim kullanmıştır. En başarılı olduğu şiirleri kasideleridir. Büyük bir kaside ustası olmakla birlikte çok güçlü ve etkili bir hiciv şairimizdir.

Siham-ı Kaza adlı eserinde hiç çekinmeden, devrin ileri gelen devlet adamlarını, şeyhülislamını, vezirini, hatta padişah IV. Murad’ı bile eleştirmiştir. Dili yüzünden üç defa görevinden azledilmesini şöyle dile getirmiştir:

Üçüncü defadur Hakk belasın vire melunun

Ki yok yire beni azletti olmuşken sena-hanı

sena-han: Öven, medheden

melun:Lanetlenmiş

azletmek:Görevden almak

Bir çok kişiyi öfkelendiren, kızdıran bu sözler, padişah IV. Murad tarafından hep olgunlukla karşılanmış, hoş görülmüştür. Ancak bir gün padişah, Nef’i’nin “ Siham-ı Kaza” adlı hicviyesini okurken, hemen yanına yıldırım düşmüş, ölümden zor kurtulmuştur. Elindeki şiir mecmuasına

“Gökten nazire indi Siham-ı kazasına

Nef’i diliyle uğradı Hakk’ın belasına “

diye yazmış, bunu bir uğursuzluk sayarak, Nef’i’yi huzuruna çağırmış ve bir daha hiciv yazmamasını emretmiştir.

nazire:Karşılık, örnek

Siham-ı kaza: Kaza oku (Nef’i’nin eserinin adı)

Fakat şair, söz vermesine rağmen, hiciv yazmaktan vazgeçememiş, Bayram Paşa hakkında bir şiir yazmış ve tekrar hicviye yazdığını padişaha itiraf etmiştir.

Bazı edebiyat araştırmacılarına göre, bir eski mecmuada padişah hakkında yazdığı ağır hakaretler içeren bir kasideden dolayı öldürülmüştür. Veya Nef’i’nin düşmanları tarafından şiir , ona isnad edilmiş, padişaha gönderilmiş ve şairin katledilmesine sebep olmuştur.

Şeyhülislam Yahya, bir gün etrafındakilere Nef’i hakkında ileri geri konuşarak, “kafir” demiş. Şair, bu sözü işitince Şeyhülislama bir dörtlükle cevap vermiş:

“Bize kafir demiş müfti efendi

Tutalım ben ana diyem müselman

Varıldıkta yarın ruz-ı cezaya

Ikimiz de çıkarız anda yalan!”

ruz-ı ceza:Ceza günü

Bana Tahir Efendi kelb demiş

Iltifatı bu sözde zahirdir

Malikidir mezhebim benim zira

Itikadımca kelb tahirdir

kelb:Köpek

zahir:Açık, belli

tahir:Temiz

itikad:Inanış

Nef’i’nin, manası derin, hayalleri ince, güçlü ses ve sanatlı bir anlatım taşıyan gazelleri dönemin büyük musıki üstadı Mustafa Itri Efendi’nin de dikkatini çekmiştir. Günümüzün hala zevkle dinlenen ve sevilen şarkılarından bir olan:

Tuti-yi mucize guyem ne desem laf değil

Çerh ile söyleşemem ayinesi saf değil

Ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana

Ehl-i dil birbirin bilmemek insaf değil

mısraları Nef’i’ye aittir. Yahya Kemal onu, “ Nef’i ,Türk’ün ayranının kabarmasıdır.” diye tarif eder.

………………

tuti-i mucize guyem: Mucizeler söyleyen papağanım

çerh:Felek, gök

ayine:Ayna, yüz

ehl-i dil:Gönül ehli

sine:Göğüs

NABİ (17. yüzyıl )

Nabi, büyük bir şair ve edip, aynı zamanda büyük bir alimdir.Peygamberimiz “Ilim beşikten mezara kadar herkese farzdır. “ buyuruyorlar.Nabi, “Hayriyye” adlı mesnevisinde ilim ve ahlaka dair konulara şöyle dikkat çekiyor.

Ilm bir lücce-i bi-sahildir

Anda alim geçinen cahildir

Cehle Hak mevt dedi ilme hayat

Olma hem-hal-i güruh-ı emvat

…………..

Bilmek elbette değil mi ahsen

Sorsalar “Ben onu bilmem “ demeden

(AÇIKLAMASI: Ilim, kıyısı bulunmayan bir denizdir. Bu deniz karşısında alim geçinen cahildir.Allah, cehalete ölüm, ilme de hayat dedi.Sana sordukları zaman “ Ben bilmiyorum” demekten, bilmek daha güzel değil midir? )

( AÇIKLAMASI:Ehlinden, bilenlerden oku, öğren, utanma. Herşeyi bilmek, bilmemekten hayırlıdır.Ilim kadar yüksek bir iş yoktur. Ilimden hiç kimse zarar görmedi.)

(AÇIKLAMASI: Ilmin yüzeyinde (kabuğunda) kalma, ama mananın özüne ulaş. Deniz kıyısında inci olur mu? Inci istiyor isen, denizin derinliklerine dalmalısın.)

Nabi, ilmin her alanda uygulanması gerektiğini düşünüyor. Devlet idaresinde de ilme ihtiyaç vardır.Çünkü dinin ve devletin işleri, ancak ilim ve akıl ile halledilebilir. Eğer devlet adamları işlerinde akıl ve ilmi ön planda tutmuyorlarsa, o ülkede düzen bozulur, adalet kalmaz.Bu da kargaşaya, devlete itimatsızlığa , başıboşluğa sebep olur. Zalim idareciler halkı isyana, anarşiye, ahlak çöküntüsüne, huzursuzluğa sürükler.

Nabi, yine aynı eserinde devrin alimlerinden olan kadıların (hukukçular) bir kısmının maalesef cahil, vicdansız ve rüşvetçi olduğundan bahseder.

(AÇIKLAMASI: Kadıların çoğunun ilmi yoktur.Dinsiz ve mezhepsizdirler. Gözleri rüşvet ve elde edilebilecek başka şeylerdedir. Elindeki ölçü, ölçek ve terazidir.Şeriat mahkemesini dükkan haline sokmuştur. Kadı tellal, mübaşir aracı, kethüda ise mal almaya hazırdır.Padişah korkusu, Allah korkusu yok. Rüşvete hırsı kadar , borcu da çok.)

(AÇIKLAMASI:Eğer o kadı istese, alacaklıyı borçlu çıkarır. Istese iflas etmiş, işini bilmeyen kişiyi, aldanmış olarak gösterir. Kadılar, şeriatın hizmetkarı olmaları gerekirken, bunların ettikleri zulmü haşerat etmez.)

(AÇIKLAMASI:Nabi bu insanlara şöyle hitap ediyor.Rüşvet hakkı için, zengin olmak uğruna hakkı, doğruyu hükümsüz, geçersiz kılarsın.Dini, malla değişirsin.Ey azgın, bunu bilmez misin ki Allah’ın dini şereflidir. Ey zalim ! Hiç halim nasıl olur demeden, sen ne cesaretle onu bozarsın?Allah’a imanı olan bu azgınlığı yapar, rüşvet yer mi? )

Nabi, bunları yaklaşık 300 yıl evvel söylemiş ama o günden bu güne değişen pek birşey yok gibi.Hukuk sisteminin bozulup yozlaşması,otorite boşluğunu ve ahlaki çöküntüyü beraberinde getiriyor.

Nabi,bir nasihatname olan “Hayriyye” adlı eserini oğlu için ,onun şahsında bütün gençler için kaleme almış.Herşeyin parayla ölçüldüğü,insanların zenginlik ve rütbe peşinde koştuğu bir toplumu,onun düzenini,ahlak kavramını,güngörmüş ve erdemli bir insan gözüyle aktaran Nabi, bu durumdan son derece rahatsızdır.Oğluna idareci olmaması yolunda nasihatler verir.

Etme ayanlığa zinhar heves

Evsatu’n-nas ol o devlet sana bes

(Açıklama:Sakın ayanlığa(idareci,yönetici) heves etme.Halkın orta hallilerinden ol,o saadet sana yeter.)

Bu konuyu Osmanlı dönemi kadıları ile ilgili anlatılan pek çok hikayeden biri ile bitirelim.

“Rumeli’de bir kasabanın kadısı ahaliye çok eziyet eder. Adam kayırma, zulüm, rüşvet halkı canından bezdirir. Kasabalı kadıyı Istanbul’a şikayet eder.Neden sonra padişaha ulaşılır ve padişah kadıyı görevinden alır. Kadı eşyalarını toplar, ahali de kadıyı uğurlamaya gelmiş gibi ama aslında ne kadar malı olduğunu öğrenmek için evinin önünde toplanmıştır. Görürler ki geldiğindeki eşyası ile şimdiki arasında dağlar kadar fark var. Kadı en son mahzenden bir küp çıkarır.Evin etrafındaki halkı yanına çağırır. Herkes merakla küpe yaklaşır. Bakarlar ki kocaman küp altınla dolu. Bu altınlar kendilerinden zorla , rüşvetle alınan paralardır. Halk altınlara ve küpe bakadursun kadı şöyle der :

-Ey ahali, doğrusu size acıyorum. Şu küpe bakın. Dolmasına iki parmak kalmıştı.Halbuki yeni kadı, boş küp ile gelecek !…

MEKKE YOLCULUĞU

Nabi , 1642 yılında Urfa’da doğar.Urfa’nın tanınmış ailelerindendir. Iyi bir eğitim görmüştür.Arapça’yı ve Farsça’yı çok iyi bilir. Devrinde “ Sultanü’ş-Şuara “ diye anılmıştır.

Nabi ile ilgili, 1678 yılında hacca giderken yaşadığı rivayet edilen bir hadise vardır.

Şair , hacca gitmeye niyet eder ve bir kafile ile yola koyulur. O dönemde günlerce süren meşakkatli bir yolculukla ancak menzile ulaşılabiliyordu.Şairin de içinde bulunduğu kafile Medine’ye yakın bir yerde vakit geç olduğu için mola verir. Nabi , mübarek yerlere yaklaşmış olmanın heyecanı ile uyuyamamıştır. Gözleri etrafta gezinirken bir kişinin ayakları kıbleye karşı yattığını görür. Böyle durumlarda çok hassas olan şair, irticalen şu mısraları söyler.

Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı Huda’dır bu

Nazargah-ı Ilahi’dir makam-ı Mustafa’dır bu

terk-i edeb: Edebi terketmek

kuy-ı mahbub-ı Huda:Allah’ın sevgilisinin beldesi

nazargah : Bakılan yer

Bu beyti duyan kişi hemen toparlanır, ayağa kalkar. Davranışı kasti değildir ama çok utanır. Bir müddet sonra herkes toparlanır ve yola çıkarlar. Sabah ezanları okunurken Medine’ye yaklaşmışlardır.Fakat hayrete düşerler. Mescid-i Nebi’nin bütün minarelerinden müezzinler sala verir gibi şunları okumaktadır.

Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-ı Huda’dır bu

Nazargah-ı Ilahi’dir makam-ı Mustafa’dır bu

Namazlar kılındıktan sonra kafilede bulunanlar büyük bir şaşkınlık içinde müezzine sorarlar. “ Bu şiiri şair Nabi daha bu gece yolda iken söylemişti.Siz nereden biliyorsunuz?” Aldıkları cevap hem enteresan, hem de muhteşemdir. “Peygamber efendimiz (sav) bu gece rüyamızda bize bu beyti öğretti ve sabah ezandan önce okumamızı istedi.”

Şair Nabi evinin Çorlulu Ali Paşa tarafından elinden alınması üzerine aşağıdaki gazeli yazmıştır.

NEDİM ( 18. yüzyıl )

Malumdur benim sühanım mahlas istemez

Fark eyler anı şehrimizin nükte-danları ,

diyen Nedim Istanbulludur. Istanbul kültürü ile bezenmiş ,ayrıca iyi bir medrese eğitimi almıştır.

18. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı Imparatorluğu bir rehavet dönemine girmişti. Sanatkar ruhlu ve eğlenceyi seven bir padişah olan III.Ahmed ve onun sadrazamı Nevşehirli Ibrahim Paşa zamanında Istanbul bir çok güzel saray, yalı, köşk, medrese ve bahçeler kazanmıştı. Buralarda yapılan eğlenceler, o dönem Istanbul’unu daha da muhteşem bir parıltılar dünyası haline getirmişti. “Lale Devri “ adı verilen bu dönemde sanatçılar devlet adamlarının çok yakınında yer almışlar, şiirlerinde o günkü yaşantıyı dile getirmişlerdir.

Nedim , bu devirde Sadrazam Nevşehirli Damat Ibrahim Paşa’nın yanından ayırmadığı yakın arkadaşıdır.Padişahın da sevgisini kazanmış, Sadabad eğlencelerinde, Çırağan safalarında ,çeşitli ziyafetlerde , Boğaz gezmelerinde , bayram törenlerinde , helva sohbetlerinde yer almıştır.

Hattın gelicek aşıkına buse mukarrer

Helva gecesidir hatın ey lebleri sükker

Helvalara söz yok hepisi nazük ü şirin

Hoş cümlesi amma ki efendim leb-i dilber

hatt:Yazı,mektup

gelicek::Gelince

buse mukarrer:Öpücükle bitirilmiş

leb:Dudak

sükker:Şeker

leb-i dilber: Dilber dudağı

Bu arada devlet tarafından kendisine verilen rütbelere , hediyelere, makamlara, şiirleri ile teşekkür etmesini bilen şair , sevincini ve memnuniyetini şöyle dile getirir.

Bir iki gün dideden oldunsa pinhan bari gel

Bir neşat-aver haberle hüdhüd-i bina gibi

Söyle kim milk-i Seba’nın var mı bir pirayesi

Kasr-ı zerrin-tak-ı Sadabad-ı nev-peyda gibi

Bahusus aram ede sadrında bir mihr-i kemal

Hazret-i Sultan Ahmed Han-ı milk-ara gibi

Hem anın dahi ola pişinde bir bedr-i tamam

Asaf Ibrahim Paşa’yı cihan-ara gibi

dide:Göz

pinhan:Gizli

neşat-aver:Sevinç getiren

hüdhüd:Süleyman Peygamber ile Seba melikesi Belkıs arasında haber getirip götüren kuş

milk-i Seba:Seba ülkesi

piraye:Süs

Kasr-ı zerrin-tak-ı Sadabad-ı nev-peyda:Yeni yapılmış Sadabad takının süslü kasrı

bahusus:Özellikle

aram etmek:Eğlenme, dinlenme, istirahat etme

sadr:Herşeyin önü, başı, ilerisi

mihr-i kemal:Batmak üzere olan güneş

milk-ara:Ülkeyi süsleyen, güzelleştiren

pişinde:Peşinde

bedr-i tamam: Dolunay

cihan-ara:Dünyayı süsleyen, güzelleştiren

18. yüzyıl kültür ve medeniyet alanında da çok hareketlidir.Ilk Türk matbaası kurulmuş, Yalova’da kağıt imalathanesi açılmış, Istanbul’da kumaş fabrikası kurulmuştur. Ayrıca bu dönemde çini imal edilmeye başlanmıştır. Bunlar Avrupa’dan geri kaldığının farkına varan Osmanlı’nın belki de ilk ileri hamleleridir.

Divan şiirinde çok verimli bir dönem olan bu günlerde bir çok şairler yetişmiş, hatta aralarında gizli bir rekabet oluşmuştur.

Osmanzade Taib adında o dönemde “ Reis-i Şairan” unvanını almış bir şair, devirinin şairlerini bir şiirle tanıtmış, ama Nedim’den hiç bahsetmemiştir. Buna içerlenen Nedim şu mısralarla karşılık vermiştir.

Zahirde eğerçi cümleden ednayız

Erbab-ı nazar yanında liyk a’layız

Saymazsa hesaba n’ola ahbab bizi

Biz zümre-i şairanda müstesnayız

zahir:Açık, belli

eğerçi:Her nekadar

cümle:Herkes

edna:Aşağı

erbab-ı nazar:Düşünce ehli

liyk :Ancak

zümre-i şairan:Şairler zümresi

ŞEYH GALİP (18 . yüzyıl)

Zannetme ki şöyle böyle bir söz

Gel sen dahi söyle böyle bir söz

diyerek kendine ve sanatına olan güvenini ortaya koyan Şeyh Galip, 18. yüzyılın ikinci yarısında Istanbul’da yaşamıştır. Galata Mevlevihanesi’nin şeyhidir.

Devrin padişahı III.Selim, Mevleviliğe ilgi duymuş, Şeyh Galip ‘in Galata Mevlevihanesi’ndeki dergahını sık sık ziyaret etmiş, onu şeyhi bilmiş, memnun etmiştir.

Şeyh Galip de sık sık sarayda misafir edilmiş, padişah ve ailesi tarafından hep saygı, sevgi görmüştür.Bazı söylentilere göre Mevlevi dergahının genç şeyhi ile Osmanlı sarayının güzel kızlarından Beyhan Sultan arasında bir aşk yaşanmıştır.Iki genç birbirini sevmiş ama aralarındaki aşk ,açığa çıkmamıştır.Şair, şiirlerinde mısraları arasına gizlediği aşkını,

Senden ey şuh ben ümmid-i visal eylemedim

Tab’ıma hadşe verüp fikr-i muhal eylemedim

Ruz-ı aşkı şeb-i tarik-i hayal eylemedim

Zülf-i kafir gibi inkar-ı cemal eylemedim

Kakülün ah ile berhemzede-hal eylemedim

Havf edip gamzene bir harf sual eylemedim

Kalmadı sabra mecalim bilemem isyanım

Daha yetmez mi tegafüle garaz Sultanım diyerek dile getirmiştir.

ümmid-i visal:Kavuşma ümidi

tab:Yaradılış, huy, tabiat

hadşe:Vesvesi, merak, manevi rahatsızlık

fikr-i muhal: Imkansız düşünce

ruz-ı aşk:Aşk günü

şeb-i tarik-i hayal:Hayal yolunun gecesi

zülf-i kafir:Nankör zülf (görünen saç)

inkar-ı cemal:Güzelliği gizleme

berhemzede-hal:Karmakarışık hal

havf etmek:Korkmak

gamze:Yan bakış

tegafül:Anlamamazlıktan gelme

garaz:Kin, düşmanlık

Galip, hocası Neş’et’ten ders alırken kendisine “ Es’ad “ mahlası verilir. Bu arada şair, kendine güvenin sembolü olan “ Galib” mahlasını kullanıyordur.Devrin bir çok şairi kısa zamanda şöhrete ulaşan bu kabiliyetli şairi kıskanırlar. Dönemin hicivci şairi Sururi, iki mahlas kullanan Galip’i şöyle hicvediyor.

Bilmem ey menhus adın Es’ad mıdır Galib midir

Zatını tarif kıl kimsin kime mensupsun

Gerçi dersin şairane bir tegallüb eyledim

Piş-i erbab-ı sühande Galib-i mağlubsun

Halbuki bu mısraları yazan Sururi de iki mahlaslı idi. Eski mahlası “Hüzni” idi. Galip kendisi için söylenilenlere hiç bir zaman cevap vermedi. Devrin bir başka şairi dayanamayıp bu eleştirilere şöyle cevap verir.

Mağrurluğun olmada günden güne efzun

Şayeste idi mahlasın olsaydı gururi

Galip görünen Es’ad’a mağlub diyorsun

Hüzni’yi unuttun mu ne yaptın a Sururi

menhus:Uğursuz

tegallüb:Üstünlük

piş-i erbab-ı sühan:Söz erbabının önü

mağrur:Gururlu

efzun:Çok, yukarı, fazla

şayeste:Yakışır

KEÇECİZADE İZZET MOLLA (18.-19.yüzyıl)

Mevlevi tarikatına bağlı , derviş ruhlu, olgun bir insan olan Izzet Molla, nüktedan bir şairdir.Dürüst tabiatlı, kendisine yapılan iyilikleri unutmayan bir insan olduğundan , çok iyilik ve iltifatlarını gördüğü Halet Efendi ‘nin idamı üzerine , bu önemli adamın aleyhine dönmemiş, onun medheden, düşmanlarını yeren şiirleri yüzünden Keşan’a sürülmüştür. Keşan’a gidişini, yolculuğunu ve orada yaşadıklarını Mihnet-Keşan adlı eserinde hikayeleştirmiştir.Keşan’da ,Keşan caminin imamı ile yaşadığı hadise, enteresan bir hicviyedir.

Imam efendi, Keşan’a bir şairin sürgün edildiğini duyunca onu saz şairi sanmış.Bir gün Izzet Molla’dan saz çalmasını istemiş. Imam şaire şöyle demiş

Işitdik ki siz şair-i şahsız

Maarif semavatına mahsız

Değil haddimiz gerçi çaldırma saz

Gönül bir iki nağme eyler niyaz

Molla , imamın cahilliğini anlamış fakat kalbini kırmak istemediğinden Keşan’a sürülmesinin sebebini de izah eden şu mısraları söylemiş :

Dedim bedce çıkmıştı avazımız

Stanbul’da terk eyledik sazımız

şair-i şahsız:Şairlerin şahısınız

maarif:Bilgi

semavat:Gökyüzü

mahsız:Aysınız

niyaz:Istek

bed:Kötü

avaz:Ses

ŞAİR EŞREF (19. yüzyıl)

Divan şiirinin son dönem hiciv şairlerindendir. Sultan II.Abdülhamid’i ve devlet idaresini,devrini ,sosyal meseleleri çok sert ve acımasız bir dille hicvetmiştir.

Süleyman Nazif, Şair Eşref için “Eşref, Nef’i ‘nin yüzlerce beyitle gökyüzüne çıkardığı bir adamı, bir kıta ile yerin dibine batırır.” der.

Insanların herşeyi maddeye havale etmelerini , manevi değerlere kıymet vermemelerini şair bakın nasıl hicvediyor.

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için

Gelmesin reddeylerim billahi öz kardaşımı

Gözlerim ebna-yı ademden o rütbe yıldı kim

Istemem ben fatiha , tek çalmasınlar taşımı

Bir hırsız Şair Eşref’i öldükten sonra da utandırmamış , mezar taşını çalmıştır.

Eylemem ölsem de kizbi ihtiyar

Doğruyu söyler gezer bir şairim

Bir güzel mazmun bulunca Eşrefa

Kendimi hicveylemezsem kafirim

ebna-yı adem:Ademoğulları

kizb:Yalan

ihtiyar eylemek: Isteyerek söylemek

mazmun:Nükteli, sanatlı, ince söz

hicveylemek:Eleştirmek

ADİLE SULTAN ( 19. yüzyıl)

Osmanlı hükümdarı II.Mahmud’un kızıdır.Tophane müşiri Mehmed Ali Paşa ile evlenmiş, Hayriye adında bir kızı olmuştur. Adile Sultan önce kocasını, ardından da biricik kızını kaybedince çok müteessir olmuş, “Iftirakname” adlı şiirinde acı çeken bir anne olarak duygularını şöyle dile getirmiştir.

Başka bir acı da gösterdi bana zalim felek

Yani kim zevcim Ali Paşa da gitti adne dek

Yadigarı kalmış idi Hayriye Sultan bana

Kalb-i mahzunum anınla eğlenürdi daima

Nur-ı çeşmimdi sürur-ı kalb-i viranım idi

Hemdem ü yar-ı şefikım sinede canım idi

Hüsn ü hulku veş cemil ü pek güzel idi kızım

Hayre mail merhametlü bi-bedel idi kızım

Ah kim ol nev-cevan ü gülfidanım nagehan

Uğradı bir derde asla bulmadı çare heman

Bülbül-i ruh-ı latifi uçdı bağ-ı cennete

Maderiyle zevcini yandırdı nar-ı firkate

felek:Kader

zevc:Eş

adn:Cennet

yadigar:Hatıra

kalb-i mahzun:Hüzünlü kalp

nur-ı çeşm:Göz nuru

sürur-ı kalb-i viran:Yıkık kalbin sevinci

hemdem:Can ciğer arkadaş

yar-ı şefik:Şefkatli, merhametli sevgili

hüsn ü hulk: Güzellik ve huy

veş:Gibi

cemil:Güzel, iyilikle anma

hayr:Hayır,iyilik

bi bedel:Paha biçilemeyecek kadar kıymetli

nev-cevan:Taze, genç

nagehan:Ansızın

bülbül-i ruh-ı latifi:Latif,ince ruh kuşu

mader:Anne

nar-ı firkat:Ayrılık ateşi ..

Okunma Sayısı: 643

Benzer yazılar

19 Ocak 2012 Saat : 10:13

Divan Edebiyatı Notları Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

 Son Yazılar FriendFeed

GOOGLE